15 Haziran 2015 Pazartesi

Tarihî Mezarlık ve Mezar Taşlarımızın Serencâmı


(Bu yazı Siyah Sanat Dergisi'nde (Mayıs 2015, S.9, s.38-43) neşredilmiştir.) 
Yazıyı PDF formatında okumak için buraya tıklayınız.


               Bu dünyaya gelen her insan, bir gün mutlaka göçer. Kudemânın ifâdesiyle söylenecek olursa; dünyaya kadem basan her insan, mebde/başlama ile mead/dönüş arasında bir seyahat gerçekleştirir. Kısaca ömür diye isimlendirilen bu seyahatin başı ve sonu insan irâdesinin sınırlarını aşmakla birlikte bu seyahat sırasındaki faaliyetler, belirli bir ölçüde irâdî bir keyfiyet arz eder. Hâsılı öyle ya da böyle ama kati suretle dünya denilen mahpese ayak basan her insan, vaktini doldurduktan sonra dünyayı terk eder, yani bir dönüş ve değişim yaşar. İnsanların bu dönüş ve değişiminden geriye kalan ceset adlı elbisesileri, âdeta mezkûr dönüş ve değişimin maddî bir anlatımı olarak aslına, yani toprağa tevdî edilir. Günümüzde daha çok mezar ve kabir olarak isimlendirilen şahsî defin alanlarına, vefat eden kişilerin unutulmaması ve üzerlerine basılmaması için bir taş dikilir ki Oswald Spengler bu taşları kastederek “taş ebediyetin muazzam bir sembolüdür. Onda mekân ve ölüm birleşmiş görülüyor” der. İşte bu yazı, ölüm ile hayatın, mekân ile lâ-mekânın, zaman ile zamansızlığın, soyut ile somutun birleştiği Osmanlı mezar taşlarının ve bu mezar taşlarından müteşekkil kabristanlarımızın ve dahi hazîrelerimizin hâl-i pür melâlini, tarihî serüveniyle birlikte, gözler önüne serebilmek için kaleme alınmıştır.

            Toplumuzdaki genel kanının aksine kabristanların ve hazîrelerin hak ettiği ilgi ve alâkadan mahrum kalışları hatta yok edilişleri, cumhuriyet devrinden çok daha öncedir. Mezar taşlarımıza ve onlardan müteşekkil kabristanlarımıza karşı takındığımız olumsuz tavır; bize, kendimizi hatırlatan her şeye sırt dönerek başladığımız Avrupaîleşme hareketinin neşet ettiği ilk dönemlerde başlamıştır. Avrupalılıkları “Eflâtun Bey”den ileri gidemeyen “Tanzîmat Çelebileri” ve benzeri zevâtın, eslâftan bergüzar kalan eserlerimizi âtıl görmesi aslî itibariyle pek de şaşılacak bir tavır değildir.
Osmanlı devrinde icrâ edilmiş olan mezarlık tahrîbatına ve dahi imhâsına verilebilecek en kesif ve en meşhûr örneklerden birisi, Ahmet Vefik Paşa tarafından icrâ edilen yeni inşaat alanları için tarihî kabristanları yok etme ameliyesidir. Vefik Paşa, Bursa valiliği esnasında şehirde bulunan tarihî kabristanları kafe, yol, hastane ve muhâcirlerin iskânı için yok etmeye başlayınca şehir ahâlisi ayaklanmış ve paşayı Bâb-ı Âlî’ye şikâyet ederek, mîlâdî 1882 senesinde valilikten azledilmesini sağlamışlardır. Paşa azledilene kadar Bursa’nın kadim kabristanlarından Yeniyer ve Kurtoğlu mezarlıklarını tamamen yok ettirmiştir. Cemâl Paşa’nın Bahriye Nazırlığı döneminde verdiği bir emirle Tarlabaşı’ndaki Küçük Kabristan’ın parsellere bölünüp satılması da bu örnekler meyânında zikredilebilir. Ne ilginçtir ki Vefik Paşa’nın azlinden yaklaşık yendi sene evvel, Taksim tünelini yapan Eugène-Henri Gavand, tünel inşası sırasında Galata mezarlığını korumak için elinden geleni yapmıştır. 1886 tarihinde Bergama kazı başkanlığı pâyesini deruhte eden meşhûr arkeolog Carl Humann, antik bir kitabeyi keşfetmek için bir Osmanlı şâhidesini deviren iki genç Alman arkeoloğa (C.Schuchardt ve von Doitinchem) “Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz! Türkler için mezarlıklardan daha aziz bir şey yoktur, onları böyle tahrik etmeye gelmez!” diyerek çıkıştığı da tarihî bir gerçektir. Bu tip örnekleri çoğaltmak mümkün olmakla birlikte, bu örneklerin dışında kalan hamiyetli insanlardan da bahsetmek gerekmektedir. Örneğin, Vakanüvis Lütfi Efendi (1814-1907) Müslüman kabristan ve hazîrelerinin perişan hâline dayanamayarak devrin padişahı II.Abdülhamid’e “Mekâbir-i Müslimîne Dair Hâtıra-ı Kâsıra” başlıklı bir lâyiha/rapor arz etmiştir. Lâyihada, İstanbul’da bulunan birçok mezar alanının hâl-i pür-melâli hülasa edilmiş ve bu keyfiyetten kurtulmak için lazım gelen önlemler sıralanmıştır. Lütfi Efendi tarafından Beyoğlu’ndaki müslüman kabirleri hakkında yapılan şu tasvir, devrin mezar alanlarının perişan hâlinin anlaşılması adına son derece önemlidir: O mekâbir-i islamiye el-hâletü hâzihi milel-i gayr-i müslimeye mesken olmuş, taşları civarlarındaki binalara sarfolunmakta ve medfûnînin bakıyye-i ızâmı ayaklar altında sürünmektedir.” Ve yine mezkûr lâyihada yer alan şu satırlar, günümüzde de devam eden bir aymazlığın enfes ve bir o kadar da üzücü bir tasviridir: “Mekâbir-i mevcûdenin tahkîrinde nevbet ve mîâd olmadığından zengince bir cenaze geldi mi heman o eski taşlar sökülüp dağıtılarak o kabre diğeri defnolunmaktadır. Hürmetsizlik o dereceye varmış ki putperestlerin hark-ı meyyit usûlü buna nispetle daha ehven kalır.”


Cumhuriyet devrinde ise mezarlıklar ve mezar taşlarına karşı takınılan tutumun daha da sertleştiğini üzülerek de olsa beyan etmek durumundayız. 1933 senesinde son derece harap bir hâlde bulunan Ayas Paşa kabristanı, aynı yıl içerisinde Vakıflar İdaresi tarafından kadro dışı bırakılarak İstanbul Belediyesi’ne devredilmiş ve mezkûr kabristan, 1980 senesine kadar, yavaş yavaş yok edilmiştir. Şair Şinasi Bey ve Fındıklılı Silâhdâr Mehmet Ağa gibi birçok şahsiyetin medfûn bulunduğu mezkûr kabristanın son bakiyelerinin üzerine Atatürk Kültür Merkezi ile Gümüşsuyu’ndaki iş hanları inşa edilmiş ve bu suretle hemen hemen 300 senelik bir kabristandan geriye sadece birkaç şahide ve adı kalmıştır. Ayaspaşa kabristanından günümüze sadece Alman Başkonsolosluğu bahçesinde muhâfaza edilen şâhideler ve Türk-İslâm Eserleri Müzesi’nde bulunan Silâhdâr Mehmet Ağa’nın şâhidesi ulaşabilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında görmezden gelinen tarihî mezarlıklar ve mezar taşları ilerleyen yıllarda, yukarıda kısaca bahsedildiği üzere, yok edilmeye başlanmıştır ki bu duruma ilk karşı çıkan siyâsî, C.H.F. Kütahya mebusu Receb Bey olmuştur. C.H.F. Kütahya mebusu olmasının yanında fırkanın umûmî kâtibi de olan Recep Bey’in 5/245 sayılı ve 9.3.1934 tarihli tamimi son derece önemlidir.  Tamimde;“memleketin imarı ve diğer sebep ve bahanelerle” yok edilen tarihî kabristan ve mezar taşlarının muhâfazası için hükümetçe lazım gelen tedbirlerin alınması ve bir an evvel icrâ edilmesinin yanında Halkevleri’nin de bu hususta faaliyet göstermesinin elzem olduğu belirtilmektedir. Tamimin yayınlandığından sonraki senelerde mezkûr konu hakkında bir takım çalışmalar yapılmış olsa dahi bu çalışmaların pek de dişe dokunur bir yanının bulunmadığını aşikârdır. 1934 senesinden sadece dört sene sonra, devrin Anıtlar Koruma Heyeti azalarından, yüksek mimar, müteveffâ Mehmet Sedat Çetintaş, tarihî mezar taşları ve kabristanlara karşı son derece sert bir yazı kaleme almıştır. Mezkûr şahsın, 6 Kânûn-ı Evvel 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde neşredilen “İstanbul’un İmarı ve Şehirdeki Mezarlıklar” başlıklı köşe yazında şunlar yazılıdır:“Cumhuriyet Türkiye’sinde neş’enin değeri vardı, bu devirde artık gençlik ilâhi yerine kahkahayı biliyor, mezar yerine artık beşik seyretmek istiyor. Herkes bilmelidir ki onun abidesi göğsünde “Hüvelbaki” yazılı taşlar değil, kuvvet, neş’e ve ümit verici sembolik heykeller, büyüklerinin büstleri, heykelleridir. Projeli İstanbul’umuzda bir tek mezar taşı görmek istemiyoruz”                    


Bu yazının neşredilmesinden yaklaşık iki sene sonra, Beşiktaş Yahya Efendi Dergâhı ve pek mühim şahsiyetlere ev sahipliği yapan hazîresi 1940’lı yıllarda 3.200 TL.’den satılığa çıkarılmış olmasına rağmen, kimsenin burayı satın almaya yanaşmaması sayesinde bu tarihî dergâh ve hazîre günümüze ulaşabilmiştir. Beşiktaş’taki diğer tarihî mezarlıklar ise bu kadar şanslı olamamışlardır. Örneğin; Abbas Ağa Kabristanı, aynı sene içinde park yapılmak için tamamen yok edilirken, Kabataş’ta bulunan Karabali Kabristanı ve Dolmabahçe’deki Küçük Çiftlik Mezarlığı da aynı yıl içerisinde son derece keyfî bir kararla yok edilmiştir. Galata Mevlevîhânesi’nin hâmûşânının/hazîresinin bir kısmı da, yine 1940 senesinde, evlendirme dairesi -ki günümüzde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi olarak kullanılan yerdir- yapılmak için yok edilmiştir. Yine aynı tarihlerde Diyarbakır şehir surlarının Urfa ve Dağ Kapıları civarında bulunan büyük kabristan yok edilmiş ve kabristandan taşınan tarihî mezar taşları şehir kanalizasyonunun yapımında kullanılmıştır. Tekirdağ’daki tarihî kabristanlarda bulunan tarihî kıymeti haiz onlarca şâhide de ne yazık ki Diyarbakır’dakilerle aynı kaderi paylaşmak durumunda kalmışlardır.

1942 senesinde Edirne’de inşa edilen Vilâyet Aygır Deposu’nun inşasında, Uzun Kaldırım Kabristanı’ndan alınan tarihî mezar taşları kullanılmış ve kısa bir süre sonra da mezkûr kabristan tamamen yok edilmiştir. Vaktiyle Edirne’deki Dâr’ül-Hadis Câmi hazîresinde bulunan, Osmanlının ilk şeyhülislâmlarından, Fahreddîn-i Âcemî’e ait şâhidenin kaybolması ise ayrıca düşünülmesi gereken bir husustur. Yine Edirne’de bulunan Kınalızâde Alî Çelebi’nin şâhidesi ise yok olmaktan son anda kurtulabilmiş birkaç şanslı şâhide meyanında zikredilebilir ki mezkûr şâhidenin yok olmasını önleyen merhûm Turhan Dağlıoğlu’nu da burada yâd etmek isteriz.

1950’li yılların ikinci yarısında şehirleri, hassaten de İstanbul’u, ihyâ etmek için girişilen imar hareketinde yok edilen tarihî kabristanların sadece isimleri dahi bu yazının hacmini epeyce aşmaktadır. Mezkûr imar faaliyetleri sırasında Yedi Sekiz Hasan Paşa, Ebu’l-Fazl Mehmet Efendi ve Revânî Çelebî gibi bir çok tarihî şahsiyetin şâhideleri yok edilmiştir. 1956 senesinde yok edilen Fatih Sultan Mehmet’in mimarlarından Mimar Ayas’ın kabri ise İbrahim Hakkı Konyalı’nın büyük gayretleri neticesinde yok olmaktan son anda kurtulmuş ve Vefâ semtindeki tarihî bir kabristana nakledilmiştir. Mezkûr faaliyetler esnasında yok edilen cami ve tekkelere ait birçok hazîre de bulunmaktadır. Yok edilen mezar taşlarının yanı sıra başka kabristanlara ve hazîrelere nakledilen mezar taşlarının da sayısı epeyce fazladır. Örneğin 1957 istimlâklerinde ortadan kaldırılan Keşfî Cafer Efendi Tekkesi’nin haziresinde bulunan bazı şâhide ve ayak taşları, Merkez Efendi Kabristanı’na nakledilmiştir. Vaktiyle bu tekkenin haziresinde bulunan ve içlerinde büzürg makamının mucidi Salih Ağa’ya ait şâhidenin de bulunduğu mezkûr taşların bir kısmı nakledildikleri kabristanda büyük tahribe uğramış, bir kısmı ise kaybolmuştur. İstanbul, Aksaray’da bulunan Murad Paşa Câmi haziresinde de başka hazîre ve kabristanlardan nakledilen taşlar bulunmaktadır. Bahsi geçen dönemde yerinden taşınmayarak toprağa gömülen veya inşaatta kullanılan tarihî mezar taşlarının sayısı da bir hayli fazladır. İstanbul’da çeşitli vesilelerle yapılan kazılar sırasında denk gelinen bazı tarihî şâhideler yukarıda bahsi geçen icrâatın mahsulleridir.


Mezar taşlarının yok olması hususunda yukarıda sıralanan sebeplerin dışında mezar taşı hırsızlığından da bahsetmek gerekmektedir. Günümüzde dahi son sürat devam eden bu akıl almaz olayın yanına definecilik belâsını da eklemek lâzımdır. Müslüman kabirlerinde altın bulmak gibi bir hezeyana kapılan eşhasın, İslâm defin kuralları hususunda ne derece bilgisiz oldukları kolaylıkla takdir edilebilir. Edirne, Gazi Mihâl Câmi haziresinde pek mühim bir şâhide, 5-6 sene evvel, içinde altın olduğu hezeyanına kapılan kişiler tarafından yok edilmiştir ki bu ironik durumun izahı konusunda aciz kaldığımızı belirtmek isteriz. 1939 senesinde yıktırılan Edirne (Muradiye) Mevlevîhânesi’nin ilk iki postnişini olan Cemâleddîn ve Celâleddîn Efendilere ait olan şâhideler ise yakın bir tarihe kadar Muradiye Câmi haziresinde iken günümüzde kayıptır. Yine aynı hazîrede bulunan Neşâtî Dede’nin şâhidesi de yakın bir tarihte çalınmış ve dostumuz Ensar Karagöz’ün gayretleri neticesinde, İstanbul’da bulunarak geçen sene aslî yerine dikilmiştir. Neşâtî Dede gibi son derece mühim ve meşhûr bir zâta ait şâhidenin Edirne’den İstanbul’a nasıl geldiği ise son derece ilginç ve düşündürücü bir husustur. İstanbul, Fatih’teki Keskin Dede Kabristanı’na adını veren ve ni’mel-ceyşten, yani İstanbul’un fethine katılan askerlerden, Keskin Dede nâmındaki zâtın da mezar taşı, 1997 senesinde çalınmış ve ne yazık ki bütün gayretlere rağmen bulunamamıştır. Aynı kabristanda dört sene evvel tarafımızdan tespit edilip fotoğrafları çekilen üç adet şâhidenin de yerinde yeller esmektedir. İstanbul’un göbeği sayılabilecek bir yerde dahi mezar taşı hırsızlığının kolaylıkla icrâ ediliyor olması hususunda biraz düşünmek yerinde bir karar olacaktır. Zîrâ böyle giderse tarihi mezar taşlarımızın birçoğu yok olmaya mahkûmdur.

Tarihî kabristanlardaki yeni definler için tarihî şâhidelerin aslî yerlerinden çıkarılması da esef edilecek başka bir husustur. İstanbul’daki Karacaahmet Kabristanı, Merkez Efendi Kabristanı, Eyüp Kabristanı, Edirnekapı Kabristanı gibi tarihî mekânlarda görülen istiflenmiş tarihî şâhideler yukarıda bahsedilen icrâatın mahsullerindendir ve bu icrâat ne yazık ki son sürat devam etmektedir. Yeni defin yapmak adına sökülen tarihî şâhidelerin en azından düzenli bir şekilde ve belirli bir alanda toplanmasını ümit ederiz.

Pek de uzak sayılmayacak bir tarihte devrin Erzurum Belediye Başkanı’nın şehirdeki türbe ve mezarlıklardan duyduğu rahatsızlığı dile getirmekle kalmayıp bunların bir kısmını yok edip yerlerine fabrikalar ve modern apartmanlar inşa etmek istemesi ve yine yakın sayılabilecek bir tarihte, vaktiyle Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü makamını işgâl etmiş olan bir zâtın tarihî mezar taşlarını müzelere kaldırmak suretiyle yeni inşaat alanları açmak gibi dâhiyane fikirler hatırlanacak tarihî eserlerimize bakışımız çok daha iyi anlaşılabilir.

Hâtime niyetine birkaç kelâm etmek gerekirse, ceddimizden bizlere yadigâr kalan tarihî mezar taşlarını ve mezarlıkları muhâfaza ve müdafaa etmek bütün vatandaşlarımız için en mühim vazifelerden biridir. Bu vazifeyi sadece devletin omuzlarına yüklemek ise kolaycılıktan başka bir şey değildir. Özellikle son 15-20 senede giderek artan ilgi ve alâka, toplumumuzun bütün katmanlarına yayılarak ortak bir bilinç hâline gelmesini temenni ederiz. Aksi hâlde şâirin de dediği gibi:“Diride olmazsa ölüye hürmet / Çözülür bağları dağılır millet” 


ŞAHİN UÇAR: "ENTELEKTÜELLERİN DİLİ BU DÜNYAYI TASVİR ETMEYE YETMİYOR"


(Bu söyleşi Ayraç Dergisi'nde (Mart 2015, S.65, s.30-36) neşredilmiştir.)

Söyleşiyi PDF formatında okumak için buraya tıklayınız.

Söyleşi: Ekrem Sakar, Mehmet Kökrek



Öncelikle entelektüel kavramının kökenine inelim. Nereden geliyor bu kavram? Nasıl oluşmuş?

Entelektüel “intellect” kelimesinden geliyor. 'İntellect' insan zekâsı demek. Okuyarak, öğrenerek, zekâ ile problemleri çözeceğini düşünmenin adıdır entelektüelizm. Türkçede buna eskiden münevver diyorlardı, şimdi aydın diyorlar. Dünya tarihinde yeni bir hadise sayılır. Fransız İhtilâlinden sonra ortaya çıkmış bir şey. Ondan önce âlimler, sanatkârlar ve filozoflar vardı. Herkes okumazdı. Okuyanlar ya âlim olacağım, ya teolog olacağım, ya sanatkâr olacağım diye, esaslı bir şey için okurdu. Okumanın amacı kendi ruhunu tekâmül ettirmekti. Modern devirlerde ise devlete bürokrat, memur ve çeşitli uzmanlık dallarında adam yetiştirmek için insanlar okutulmaya başlandı. Misal bir yerde tarih dersi okutulacak, oraya bir tarih hocası yerleştirmek için bu eğitim verilmeye başlandı.

Türkçede âlim diyorduk biz meselâ. Gerçi Türkçede âlim kelimesi de yanlış anlaşılıyor. Türkçede bütün kavramlar keşmekeş olmuş durumda. Zamanımızda Türkçe temelsiz bir dile dönüştüğü için kimse ne dediğini pek de bilmiyor. Eskiden âlim diye dînî ilimlerle meşgul olana diyorlardı, zira Kanunî’den bu yana medreselerde okutulan dini ilimlerden başka ilim de yoktu. Hepsini müfredattan kaldırmışlardı. Ancak Tanzimat’tan sonra açılan mekteplerde (mühendishane harbiye ve tıbbiyede) dinî ilimler yerine müspet ilimler okutulmaya başlanmıştır. Bu yüzden son üç dört asırdır ulema deyince halkın aklına dinî ilimlere sahip kişiler gelir. Bana göre bir kere ilim, ancak insan zekâsının anlayabildiği, kavrayabildiği, çözümler üretebildiği, tabiat ilimleridir, maddî dünyayla sınırlı olan bilgidir; Tecrübî ilimlerdir, yani Batının “science” dediği.

Araplar ise “bilmek” ma'nâsından yola çıkarak her şeye ilim demişler, bizimkiler de öyle yapmış. İlim, matematik ve mantık dili kullanır, o da Aristo mantığıdır. Halbuki sosyal hadiselerin karmaşıklığı karşısında mantık yetmemeye başlar ve bunlar ilmin dışında kalır. Çünkü hayatın kendisi paradoksaldır, ama mantık paradoksları kabul etmez. dilin semantik hususiyetleri ve matematik ölçme unsurları ile Aristo mantığı Yalnızca müspet ilimlerde başarıyla kullanılabilir. Netice olarak “âlim” deyince ben yalnızca müspet ilimlerle uğraşanları anlıyorum. Müsbet ilimlerden farklı bilgi branşları ilim (science) değildir.

Ortaçağda kilise ve entelektüeller arasındaki ilişki nasıldı?

Ortaçağda ve Rönesans’ta bakıyoruz ki adam ressam, ama kilise için resim, ikona vs. yapıyor. Müzisyen ise kilisede org çalıyor. Okuryazar ve felsefe yapan takım da zaten kilise mensupları. Colingwood'un dediği gibi Ortaçağda sanat, felsefe ve din iç içeydi. Ortaçağda her yere mektep açıp herkesi okutalım diye bir zihniyet yoktu. Yönetici zümre bile çoğunlukla bilmezdi okuyup yazmayı. Bu tahsil-i maarif işleriyle uğraşanlar ise ilim ve irfanın her yönüyle uğraşırlardı. Yalnızca bir tek disiplinle meşgul olmazlardı. İnsanlar ilmi, kendi ruhi tekamülleri için bir vasıta olarak görürlerdi. Adam rahipti ama aynı zamanda sanatkârdı ve filozoftu. Asıl gaye insan ruhunun marifete ulaşmasıydı. İlimle dünyayı değiştirmeye değil kendi şahsiyetini geliştirmeye çalışıyordu. İlim sayesinde güç elde edelim, dünyayı değiştirelim yağmalayalım, petrol çıkaralım, teknoloji üretelim gibi bir gaye yoktu. Bu gaye değişmesini endüstri devrimi ve kapitalizm telkin etti. İlim artık insanı geliştirmeye değil de tabiatı değiştirmeye yöneldi. Sanat da dinden uzaklaşarak sadece zevke ve insanları eğlendirmeye yönelik bir hâl aldı ve bu profan haliyle bütün ciddiyeti ve asaleti kayboldu. Eskisi gibi büyük ideallerin peşinde değil. Felsefe de öyle. Ilim din ve sanat birbirinden tamamen ayrı ve farklı faaliyetler dönüşünce ne oldu? Belki daha saf fakat daha kalitesiz bir faaliyet haline geldiler. Dini düşüncedeki felsefi derinlik ve sanatın güzellik ve asaleti yok oldu. Din katı ve fanatik bir inanç, sanat bayağı bir eğlence vasıtası felsefe de dilin kavramlarına dair mantıklı görünen semeresiz ve ruhsuz bir gevezelikten ibaret hale geldi.

Coğrafî keşiflerden sonra Avrupalılar her yeri, bütün sömürgeleri yağmadılar; köle ticareti ile topladıkları insanları karın tokluğuna çalıştırıp, yağmaladıkları sömürgelerden neredeyse bedava hammade kaynakları devşirdiler.Bütün dünyadan gemiler dolusu servet taşıdılar. Kapitalizm ve dünya çapında bir ticaret ve bir sanayi devrimi oluştu. Binaenaleyh feodal yapıda olduğu gibi servetin kaynağının tamamen toprağa bağlı olduğu sağlam bir ekonomik sistemin sürdürülmesi artık mümkün değildi. Bu sömürgecilik faaliyetleri, coğrafi keşifler ve gelişmelere bağlı olarak ilim de arttıkça, genişledikçe, mecburen ilimde de uzmanlaşma dalları ortaya çıktı. Herhangi bir disiplinin küçücük bir dalını bile bir ömür boyu çalışmamıza rağmen öğrenemeyecek hale geldik. Üniversiteler kurulduktan sonra ilmin, felsefenin, marifetin yalnızca bir tek branşının uzmanı olan insanlar yetiştirilmeye başlandı.

Bugün bir üniversite mezununun ilmî seviyesi şudur: Lisede her branştan biraz okuturlar, üniversitede de bir uzmanlık dalı üzerine yetiştirilir. Kendi merakı dışında, kendi hevesiyle okudukları dışında, edindiği kültürel donanım lisedeki eğitiminden ibaretdir ve çok sınırlıdır. Kendi uzmanlık dalı haricinde kalan her konudan habersiz, bu kadar sınırlı kültürel donanım ile kendi alanına da ne kadar hâkim olduğu şüpheli, diplomalı cahiller üretiyoruz.
Bütüncül bir bakış açısı geliştiremiyoruz sanki...
Bir kere felsefî açıdan baktığımızda semantik, matematik ve mantık gibi düşünce aletleri hakikati bütünüyle kavramaya, anlamaya ve anlatmaya yeterli değil. Beş duyumuzla, sınırlı algılarımızla çalışan şuurumuz zaten sınırlı. şuurun sınırlı olmasından başka düşüncelerimizi ifade etmek için kullandığımız dil de tek başına yetersiz: Çay getir, kahve getir gibi günlük alelade faaliyetler için yeterli elbette; ama felsefeye, sanata girdin mi yetmiyor. Diyelim ki alelade dilin ifade kabiliyeti 20. yüzyıla gelinceye kadar meseleleri ifade etmeye yeter gibi görünüyordu. 20. yüzyılda ise, filozofların bilerek bilmeyerek hep uğraştıkları ama ehemmiyetinin pek de farkına varmadıkları ciddi semantik problemleri ön plana çıktı. Halbuki normal insanın, Homo sapiens’in, geçmişi 250 bin yıllık bir beşeri tecrübe. O yüzden artık entelektüellerin dili bu dünyayı tasvir etmeye yetmiyor.

Beşeri şuurumuza kendi beşeri kapasitemize göre inşa ettiğimiz ortalama bir dünya algımız var. Dil de ancak bu beşeri tecrübeyi aksettirebilecek biçimde şekillenmişti. Dil de ancak beşeri şuurun kapasitesini ifadeye kâdirdir, daha fazlasına değil. Halbuki 21.yüzyıldaki ilmi tecrübe ve seviyemizde, matematikte ve fizikte bile, insan zekâsının tam ma'nası ile anlayabildiği ve halledebildiği herhangi bir mesele yok. Entelektüeller ise her şeyin akılla, mantıkla ve muhakemeyle anlaşılabileceği ve izah edebileceği iddiasında. İlim entellektüellrin kendi sınırlı bilgileri çerçevesinde anladıkları kadar basit değil.

Üniversiteyi bitiren, okuyan, yazan insanların geniş bir donanımı yok ama biz bu insanlara entelektüel diyoruz. Nedir Entelektüel kısaca?

Şimdilerde kendisine entelektüel diyen kişi ben “âlim”im diyebiliyor mu? Yok. Niçin kendisine âlim demiyor? Üniversitedeki profesörlere de “bilim adamı” diyoruz. Âlim ise, ona “bilim adamı” değil “âlim” diyelim, filozofsa filozof diyelim, sanatkârsa sanatkâr diyelim. Şimdi bunların hiç biri yok, adam 'ben aydınım her şeye aklım erer' zannediyor. adama “-Nasıl her şeye aklın eriyor? Hem bu işler senin bildiğin kadar basit mi?” diye sorarlar.

Dolayısıyla bence entelektüeller meseleleri anlamak bir yana, kendilerinden bile habersizler. “Tamam, sen böyle diyorsun, ama sen kimsin kardeşim, senin “ben” dediğin benlik bile acaba gerçekten var mı? Bir kere “sen kendin” gerçekten var mısın, yok musun?” desen çuvallayacak. Şuur bahisleri hakkında hiç bir şey bilmediği için hiç de şüphe etmediği kendi benliğinden bile habersiz, ama elbette bunun da farkında değil. Modern devirlerin yazarları, hem biraz mecburiyetten hem de bugünkü ilmin vüsati bir insanın öğrenme kapasitesini çok aştığından, yalnızca kendi uzmanlık alanına göre bir şeyler öğrenip onu konuşuyor. Meselâ bir fizik profesörünün ilâhiyat hakkındaki bilgisi okur yazar bile olmayan herhangi bir Bakkal Ahmet Efendi ile ayni seviyededir. Halbuki yalnızca kendi alanında uzman olan bir takım akademisyen veya entellektüeller, diğer branşlar hakkında da iki üç kitap karıştırarak bilgi sahibi olabileceklerini, yabancısı oldukları alanlar hakkında dahi konuşup hüküm verebilecekleri zannı içindedirler.

Entelektüeller, durmadan birilerinin yazdıkları kitapları okurlar, her şeyi öğrendik zannederler. Birilerinin fikirlerini öğrenmek ve nakletmek, o işin mahiyetini anlamak manasına gelmez. Bir işi iyi anlamak için o işi yapmak ve çok tecrübe kazanmak lâzım. Keşke ilim entellektüellerin sandığı kadar basit olsaydı. Entelektüel nedir yani? “Kendisi himmete muhtaç bir dede, nerde kaldı gayrıya himmet ede.”

Bu entelektüeller her işi basit zannettikleri için ben bu entelektüel takımından pek hoşlanmam. Meselâ adam çıkıyor ekrana tarihten, devletten ve medeniyetten bahsediyor. Devlet veya medeniyet bahsi konuşan adamın tarih filozofu olması lâzım. Adam ağzını açıyor, hiç tereddüt etmeden, “bu Cemiyet iyiye veya kötüye gidiyor” diyor. Halbuki “Bu senin tahsil ettiğin alanın dışında, bunu neye dayanarak tespit ediyorsun?” Bazı entelektüeller de kendi ideolojilerine göre, kendilerine uygun politikacılarla birlikte ahaliyi yönlendirmeye çalışıyorlar; ki bu artık budalalığı aşan, ihanete varan bir faaliyete dönüşüyor. Ben ilme de, felsefeye de, sanata da, ilâhiyata da, tasavvufa da çok saygı duyarım. Lakin kendi alanından başka hiç bir alanda ciddi bir vasfı bir müktesebâtı olmayan adamlar, entelektüel olarak her konuda konuşuyor. O yüzden entelektüel zümreden ve faaliyeletlerinden hoşlanmam. Yapacaksa, kabiliyeti varsa, adam gibi ilim yapsın da alim olsun; yahut filozof veya sanatkar olsun.

Herkesin her şey hakkında fikir beyan etmesi, biraz da içinde yaşadığımız şartların gereği. Parlamenter Demokrasilerde her kesten memleketi en iyi idare edecek partiyi seçmek için oy vermesi istendiğine göre herkesin her şey hakkında kara verme ve konuşma hakkı ve vasfı olduğu düşünülüyor. Şimdi insanlar kendilerini “küçük bir Tanrı” zannederek, “-biz her şeyi olduğu gibi -eksiksiz ve kusursuz olara müşahede edebiliriz, müşahede ettiğimiz her şeyi anlayabiliriz, anlayabildiğimiz her şeyi konuştuğumuz dil ile ifade edebiliriz, ve ifade ettiklerimizi de herkes anlayabilir” zannediyorlar. Bu kadar saflık da fazla.

Bir kere, sahip olduğun beşduyu organının hassasiyet kabiliyeti ve sınırları içindeki, yani yalnızca belli frekans aralığındaki, şeyleri müşahede edebilirsin. Müşahede ettiklerinin hepsini anlayamazsın, hatta gördüğün şeyleri dahi ekseriya farkedemezsin bile. Bazı şeyleri biraz anladın diyelim, bunları nasıl dile dökeceksin? Sıradan dilin ifade imkanları ile muğlak mefhumları nası ifade edebileceksin? Haydi anlattın diyelim, karşındaki adamın yeterli bilgilere sahip olması lâzım. Hakikaten Alim, filozof, sanatkar filan olmayan, sadece bir alanda “uzman”, “akademisyen”, “entellektüel” olan insanlar bu problemlerin farkında bile değil, zira bu problemleri bilmek için “şuur” bahsiyle uğraşmak lazım. Fakat ağzı olan konuşuyor.

Şuur (consciousness), yani insan benliği ve zihni melekeleri meselesi, bu zihni melekelere çok güvenen entellektüellerin sandığından çok daha mühimdir, hata ilim ve felsefenin en müşkil ve en mühim bahsidir, şuur ve intellect (mind, zihin) bahsi sıradan aydınların derinlik ve genişliğini asla idrak edemeyeceği genişlikte bir okyanus, bir “bahr-i bî-pâyân”dır. Yani ki, Yunus Emre'nin dediği gibi: “Sen sende iken menzil alınmaz/ Bahri olmadan gevher bulunmaz.”
“Intellect”in manasından yola çıkarsak bizdeki karşılığı “münevver” yerine “mütefekkir” olması lâzım değil mi?
Mütefekkir de olabilirdi. Neticede münevver de olsa mütefekkir de olsa adamın âlim ya da filozof olduğu anlamına gelmiyor. Sen feylesof değilsen kendi görüşünü kendin oluşturamazsın. Sanatkâr değilsen sanattan da anlamazsın. O bunu dedi, şu bunu dedi ile Fuzulî’nin tabiriyle “kıyl u kal” yaparsın. Adama “ peki sen ne diyorsun?” derler.

Hocam “intellect” ten bahsetmişken “ratio” ne oluyor?

“Ratio”, ölçü, oran, sebep, demek. Rasyonel ise, insan aklıyla ölçüp biçip düşünüp karar vermek demek. Meselâ Fransızların rasyonel bir felsefe geleneği vardır. Descartes, Leibnitz, Spinoza böyledir. Empirisizm ise bilginin tecrübeyle ölçerek, biçerek, müşahede ederek ve sınayarak öğrenildiğini düşünür. İngilizlerin felsefe geleneği daha empiriktir. Locke, Berkeley, David Hume gibi. Meselâ Locke’a göre doğduğu zaman insan zihni bir “tabula rasa”dır, henüz boyanmamış boş bir tablo gibidir tüm bilgiler duyularla müşahede edilerek öğrenilen “tecrübe”den gelmedir.
Bir entelektüelin yabancı dil bilmesi gerekir mi? Anadilinde yaptığı okumalar yeterli olur mu?
Bir kaç kitap karıştırmakla bir şeyleri anlamak mümkün değil. Hele Türkçenin sınırları içinde. Ecnebilerin kıymetli eserlerini tercüme ederken o kadar bozuyorlar ki aslıyla alâkasız hale geliyor. Sadece Türkçe yazılmış ve Türkçeye çevrilmiş kitaplarla dünyanın esaslı geniş ölçekli bir haritasını değil kabataslak bir krokisini çıkarmış olursun, ama dünyayı tanıyamazsın. Ortaçağlardaki dünya haritaları gibi olur. Uydudan yabancı kanallarda yayınlanan haberleri anlayamayıp, Türk televizyonlarında sana verdikleri haberlerle iktifa etmek gibi bir şey oluyor.

Türkiye’de münevver olabilmek için Osmanlıca bilmek gerekir deniyor. Böyle bir şey var mı? Bu şartı biz mi koyuyoruz?

Bu Türkçenin içinde, her ne kadar temizlik, sadeleştirme yapıldı ve “pek sâde suya tirit” gibi bir dil oldu ise de, hala pek çok Arapça ve Farsça kelimeler var. Bunları gerçek anlamlarını bilmeden kullanıyoruz. Bunların gerçek anlamlarını bilmek için Osmanlıca bilmek gerekiyor. Osmanlıca için de Arapça ve Farsça öğrenmen gerekiyor. Yani Türkçeyi tam öğrenmek için osmanlıca, onun için de öncelikle biraz Arapça ve Farsça öğreneceksin. Adam “kevn ü mekân” diyor meselâ. Kevn ne demek? Bugünkü Türkçede kullanmıyoruz. “Biz de böyle kelimeleri konuşmayız, olur biter” diyoruz ve halloluyor mesele (gülüşmeler). Senin bunu anlaman için Arapçada “kâne” fiilinden geldiğini vs. bilmen lâzım ki bu da uzun iş. Bu lisanı ahali de anlasın diye, Osmanlıca kelimeleri atıp yerine kendi uydurduğumuz ve İngilizceden, başka dillerden aldığımız kelimeleri koyalım dediler. “Tamam, bir kısmını uydurdun, bir kısmını da başka dillerden aldın. Ortaya bir enmûzec çıktı. Onun da bir mantığı yok. Semantik bakımdan sakatlıkları var.” Köksüz birtakım kelimelerle bir şeyler söylemeye çalışıyoruz, o da anlamsız bir gürültüye dönüşüyor. Yazılarımdan birinde semantikçi Hayakawa'nın bir sözünü nakletmiştim. “İnsanlar gürültü çıkarır, konuştuğunu zanneder.”Dolayısıyla entelektüellerin konuştukları da anlamsız. Aslında “anlamsız” lafı bile anlamsız. Ben bunun yerine “ma'nasız” demeyi tercih ederdim ama bazen mecbur oluyor insan işte.

Medresenin yanında mektebin çıkmasıyla aydının zuhur etmesi aynı devirlere rastlıyor. Siz de bir kitabınızda mekteplerin statükoyu muhafaza ettiğini yazmıştınız. Formel eğitim entelektüel mi yetiştiriyor?

Mektepler, cemiyetin veya devletin istediği gibi bir “insan tipi” yetiştirmeye yönelik eğitim verir. Mektepte basit bir dil ile ve mektep klişelerine dönüştürülerek basitleştirilmiş bilgiler verilir: O devirdeki geçerli paradigma neyse o öğretilir. Orta öğretimde öğrendiği basit bilgilerin üzerine, ileride biraz daha koyarak üniversitede uzmanlaşıyor, bir alanda uzman bir entelektüel oluyor, o kadar.

Hocam 1996’da bir yazınızda enformasyon bombardımanından bahsetmişsiniz. İnternetin bir sahne olduğunu, mesaj yazabilen herkesin bu sahnede yer alacağını anlatmışsınız. Nitekim öyle oldu. 
Teknolojik gelişmelerle ve enformasyon bombardımanıyla entelektüelin anlamı da zamanla değişecek mi?

Yani şimdi, “İnsanların geleceği hakkında tarih felsefesi yapmamı” mı istiyorsun? En fazla 30-40 yıl içinde kıyametin kopacağını düşünüyorum. Bu, bir göktaşının çarparak dünyayı tuz buz edeceği, bir virüs yayıldı şeklinde bir felâket senaryosu değil. 'Bu ilmî ve tıbbî gelişmeler sebebiyle insanlar normal insan olmaktan çıkacaklar, artık dünyada bugün bildiğimiz şimdiki haliyle normal insan zaten kalmayacak' demek istiyorum. Meselâ benim dişlerim implant. Bacağı kopan adama da robot bacak takıyorlar. Şimdi bile bazı hastaların beynine “bilgisayar çipi” de takıyorlar. Yaşama kalitesini yükseltiyor diye her türlü teknolojik imkândan faydalanıyoruz. Genetiği ile de oynanıyor insanların. Yani, İnsanların (giderek insana pek de benzemeyen) başka bir yaratığa dönüşecek olmasına ben “kıyamet” diyorum. Bu zamanda âlim, filozof dediğimiz adamlar bile insanların problemlerini çözmekte yetersiz kalıyor. Bu gidişatta entelektüelin rolü nedir? Ne olacak? Hiçbir şey.

Enformasyon imkânlarının artmasıyla literatürü taramak iyi bir şey midir?

Bunu yaparken tabii seçici olmak lâzım. Seçerken de neyi, nasıl seçeceğiz? Şimdi senin telefonuna durmadan mesaj geliyor. Facebook’tan, Instagram’dan vs.den. Bunların hepsiyle ilgilenmek başa çıkmak mümkün değil. Üstelik bunların %99’u tamamen saçma, lüzumsuz ve yanlış. Sen bunu nasıl ayırt edeceksin? Sunî zekâ geliştirilebilirse, ve beynine bir çip bağlanırsa, o senin yerine seçer ama o zaman da, “sen” ortadan kalkarsın: artık bir ferd-i vahid olamazsın.

Biraz da entelektüel isimlerden söz edelim. Cemil Meriç entelektüel miydi sizce?

Entelektüeldi tabii. Mütefekkir de sayabilirsin. Hatta çok büyük adam sayanlar bile var. Ben onun yazdıklarını önemsiz kitaplar sayarak kitaplarını okumadım ama bazıları aşırı derecede hayrandır Cemil Meriç’e.

Ya Ahmed Cevdet Paşa?

O bir “âlim” idi. Birçok alanda bilgisi olan, medrese tipi yetişmiş bir adamdı. Aynı zamanda iyi bir hukukçu ve tarihçiydi.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

19 Mart 2015 Perşembe

Kaplumbağa Terbiyecisi: “Velhâsıl o rüyâ duruyor yerli yerinde!”*




(Bu yazı Siyah Sanat Dergisi'nde (Mart 2015, S.7, s.44-48) neşredilmiştir.)
Yazıyı PDF formatında okumak için buraya tıklayınız.


Ein Bild sagt mehr als 1000 Worte


(Bir resim bin sözcükten daha fazlasını söyler)


Sanat eserleri, beşerî bir gayretin neticesi olması hasebiyle, sunîdir ve her sunî olan gibi o da tarihîdir. Tarihî olan her şey gibi o da imal edildiği devre hâkim olan telâkkinin, ne derecede olursa olsun, bir tezahürüdür. Bu sebepten dolayı sanat eserlerinin doğru yorumlanabilmesi için, eserlerin imal edildiği devir; umumî ve hususî şartlarının yanında devrin hâkim telakkisiyle birlikte öğrenilmelidir. Sanat eserlerinin gerçeğe en yakın şekilde yorumlanabilmesi ancak bu usulün icrası ile mümkündür. Yazımızın çıkış noktasını teşkil eden“Kaplumbağalar ve Adam” adlı resim hakkında bugüne kadar pek çok makale, yazı ve kitap neşredilmiştir. Biz, bu yazımızda, mezkûr resim hakkında bugüne kadar yapılmış olan yorumları tekrarlamak yerine, resim hakkında, alternatif bir yorum arz etmeye çalışacağız. Hemen belirtmek isteriz ki; yazı boyunca okuyacağınız yorumların, resmin hakikî mânâsını tespit ve/veya ifşa etmek gibi bir iddiası yoktur. Yorumlarımız“Kaplumbağalar ve Adam” adlı resim ve bu resmin ana figürü olan Kaplumbağa Terbiyecisi üzerinden bir dönemi anlatma çabasından ibarettir. Pek muhterem okuyucularımızdan yorumlarımızın bu hüviyetini, yazı boyunca, hatır-ı şeriflerinden çıkartmamalarını rica ederiz. Yorumlarımızı arz etmeden evvel “Kaplumbağalar ve Adam” adlı eser ve bu eserin ressamı Osman Hamdi Bey’in hayatı hakkında gerekli gördüğümüz bazı bilgileri sizlerle paylaşmamızın, konunun daha iyi anlaşılabilmesi adına, yararlı olacağı kanaatindeyiz.[1] Osman Hamdi Bey’in fikriyatı, 1857 senesinde Hukuk tahsili için, devlet tarafından, gönderildiği Paris’te şekillendi. Osman Hamdi Bey bir yandan hukuk tahsiline çalışırken diğer yandan da Paris Ulusal Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda (École Nationale Superieure des Beaux Arts) ressamlık tahsiline başladı. Bu okulun öne çıkan vasıflarından birisi; 17.yy.’dan itibaren, Avrupa resim sanatındaki figürlü kompozisyon ve portre çalışmalarının önemli bir merkezi oluşudur. Osman Hamdi Bey’in,  Osmanlı resim sanatında ilk figürlü kompozisyon çalışmalarının sahibi olması, bu bilgi dâhilinde, pek de şaşılacak bir keyfiyet arz etmemektedir. Bu üslup üzere resimler çizen oryantalist ressam Gérôme’dan ders alan Osman Hamdi Bey, hocasının iyi bir takipçisi olmuştur. Osman Hamdi Bey bütün bu birikimi en iyi şekilde değerlendirmiş ve kendi zamanının “dönem resmi” yapabilen ilk ressamı olmuştur. Hemen belirtmek isteriz ki; Osman Hamdi Bey’in resmettiği dönem; içinde bulunduğu bir dönemden ziyade içinde bulunmak istediği, hayalî bir dönemdir. Onun resimleri; rüyasını gördüğü, bıkmadan usanmadan hayalîni kurduğu, vuslatına muntazır olduğu bir devrin hasreti ile oluşturulmuştur. Oryantalizmin reddedilemez tesiriyle kurguladığı bu hayalî dönem, onun için, adeta bir sığınak vazifesi görmüştür. Bu bahsin ironi arz eden keyfiyeti; Kaplumbağa Terbiyecisi’nin iltica etmek istediği rüyanın, hayalîn, az ya da çok, kaçtığı devrin tesirinde kurgulanmış bir hayal, bir rüya olmasından ileri gelmektedir ki bu durumun neticesi olarak bir kişilik çatışmasının zuhur ettiği söylenebilir. Osman Hamdi Bey’in“Kaplumbağalar ve Adam” veya daha çok bilinen, gayr-ı resmî ismi ile “Kaplumbağa Terbiyecisi” adlı eserinin ana figürü üzerinden resmettiği, ki bu figür aslında kendisidir, bu ironik hâl toplumumuzun 250-300 senedir maruz kaldığı dış tesirin iliklerimize hatta rüyalarımıza ve hayallerimize dahi sirayet ettiğinin en kesif göstergesidir. İlk defa 1 Mayıs 1906 tarihinden Fransız Sanatkârlar Cemiyeti (Société des Artistes Français) tarafından Paris Grand Palais’de tertip edilen bir sergide L’homme aux Tortue (Kaplumbağa ve Adam) ismiyle sergilenen mezkûr eser Osman Hamdi Bey’in en önemli eserleri meyânında zikredilir. 1869’da Fransızların meşhûr dergilerinden  Le Tour du Monde’de, L. Crépon imzasıyla neşredilen Charmeur de Tortues (Kaplumbağa Terbiyecisi[2]) adlı bir gravürden ilham alınarak vücuda getirilmiştir. Hemen belirtmek isteriz ki aslı itibariyle Crépon’un Charmeur de Tortues adlı eseri de  yine bir esinlenmenin mahsulüdür. Le Tour du Monde adlı dergide  Aimé Humbert imzası ile neşredilen Le Japon başlıklı gezi yazısından esinlenerek oluşturulan bu gravür yine bu yazı ile neşredilmiştir.[3] Mezkûr yazıda Japonların Meji dönemine atıflar yapılmaktadır ki mezkûr dönem, Japonların, kadim kültürleriyle Batı modernitesini harmanlayarak giriştikleri teceddüt (tagayyür değil tam mânâsıyla teceddüt) hareketinin başladığı dönem olarak bilinir ve günümüz Japon toplumunun temelleri bu dönemde atılmış olması hasebiyle de son derece önemlidir. [4] 

Osman Hamdi Bey’in resmettiği kaplumbağa terbiyecisi;“şirâze-i nizâm-ı devletin münhâl ve ahvâl-i mülk û milletin muhtel” olduğu bir devrin insanıdır. Onun yaşadığı devir; “kadim”in “eski”ye kalb edildiği, adetlerin atalet aşılamakla tahkir edildiği, Batı mukallitçiliğinin modalandığı, İslâm’ın devlete pâ-bend-i terakki“ sayıldığı, bütün bunların yanında, derin ve mütefelsifane düşünen zevatın da meydandan, yavaş yavaş, çekilmeye başladığı bir devirdir. Devrin bütün bu vasıfları, Osmanlı dünyasında yaşanmakta olan tagayyür/gayrileşme sürecinin hızlanmasına sebebiyet vermiştir. Tuna nehri misali önüne çıkan her şeyi kendine rapteden bu süreç, kendine muhalefet veya mukavemet edenleri hayatın dışına savurmakta, başka bir deyişle hayattan tecrit etmekteydi. Kaplumbağa terbiyecimizin de kaplumbağalarıyla, yani öğrencileriyle, Bursa Yeşil Cami’nin dört duvarı arasında münzevî bir hayatı tercih etmesi işte bu zarurî hâlin tabiî bir neticesidir.

Merhum Durmuş Hocaoğlu’nun “ihyâ-yı nizâmdan ilgâ-yı nizâma doğru ilerleyen bir süreç” şeklinde ifade ettiği bu hâlin, kaplumbağa terbiyecisindeki yansıması, onun, öğrenilmiş çaresizlik (learned helplesness) sendromuna duçar olmasıdır. Kaplumbağa terbiyecimizin çaresizlik ve bıkkınlık dolu çehresi, hazin bakışları, üflemekten vazgeçtiği “eski” nâyı ve en önemlisi kullanmaktan vazgeçtiği nevbesi onun içinde bulunduğu hâli serahaten beyan etmektedir. Mezkur resmi yorumlayan pek çok zevât –hatta hepsi- Kaplumbağa Terbiyecisi’nin sırtında asılı bulunan nevbeyi, yanlış bir şekilde, küşkül-ü fukara olarak tanımlanmıştır ki Türk musikîsinin kadim sazlarından biri olan nevbe ile keşkül-ü fukaranın karıştırılması, günümüz insanının, kendi kültürüne ne kadar yabancılaştığının önemli bir göstergesidir. Kaplumbağa Terbiyecisi, kendisine ebediyet bahşedecek bir ânı beklemekte daha da açık ifade edilecek olursa; bu dünyada vakit geçirmektedir. Ama şu halde dahi, bütün ahval ve şeraite rağmen, hayalini kurduğu bir gelecek rüyasının gerçekleşmesini, ümitsizce beklemektedir. Kaplumbağa terbiyecimizin hemen üzerindeki, çiniden mamul, alınlıkta görülen “Kalplerin şifası sevgiliye kavuşmaktır” (Şifâ’ul-kulûb li-kail-mahbûb) hadis-i Nebevîsi de yukarıda bahsedilen vuslat hasretinin ifadesi olarak yorumlanabilir.
Lâle devrinin şatafatlı şenliklerinde, kabuklarının üzerinde taşıdıkları mumlarla, arz-ı endam eden kaplumbağalar artık “eskimiş”,  tıpkı terbiyecileri gibi demode olmuş, hayatın dışına atılmışlardır. Bir zamanlar hayatın tam içinde (in vivo) olan kaplumbağalar ve terbiyecileri, artık, hayattan kopuk bir yaşam sürmektedirler ve onları birleştiren de, tıpkı onlar gibi, hayatın dışına atılan veya atılmaya çalışılan bir mekândır.[5] Osman Hamdi Bey’in bu resminde kolaylıkla görülebilen yer yer kırılmış ve dökülmüş çiniler, duvarlardaki örümcek ağları, dökülmüş duvar boyaları; bu mekânın, eskiliğinin, köhneliğinin daha güncel bir ifade ile demode oluşunun nişanesi durumundadır. Aslında kaplumbağa terbiyecisi, yani ressamın ta kendisi, son sığınak olarak iltica ettiği bu mekândan da pek hoşnut değildir. Şartların kendisini mahpus ettiği mekânın, hatta kendisine refik seçtiği kaplumbağaların dahi, onun gözünde pek de bir kıymeti yoktur. İşte tam da bu sebepten dolayı, O, nazarını, içinde bulunmak isteyip de bulunamadığı dış dünyaya çevirmiştir. Burada mükerreren beyan etmekte fayda var; kaplumbağa terbiyecimizin içinde bulunmayı arzuladığı dünya, hal-i hazırda bulunan/aktüel dünyadan ziyade hasretini çektiği, rüyasını gördüğü, gerçekliliği olmayan hayaller dünyasıdır ve bu dünya, ne yazık ki, oryantalizmin tesiri altında oluşturulmuştur. O, Yeşil Cami dâhilinde yarattığı kişisel mekânda (personal space) kendisini güvende hissetmektedir ve bu durum O’nun dış dünyaya açılmasını, daha doğru ifade edilecek olursa atılmasını, engellemektedir. Sürecin başında iradî olarak kendisini mekânda mahpus eden terbiyecimiz ilerleyen zamanlarda, gayr-ı iradî olarak, zamanda da mahpus olmuştur ki bu mahpusluk hepsinden daha yıkıcı neticeleri haizdir. Terbiyecimizin zamanda mahpus olmasının sebebi; onun, yukarıda da zikredildiği üzere tagayyür/gayrileşme sürecine karşı takındığı ve bugün “muhafazakâr” veya “tutucu” olarak tanımlanabilecek tutumudur. O, tagayyür süreci karşısında elinde bulunan her şeyi, eleme yapmaksızın, kayıtsız ve şartsız olarak, muhafaza ve müdafaa etmek ile sürece karşı “muhafazakar” bir tutum geliştirirken aslında kendisini zamana ve mekâna hapsetmiş olur. Bu yıkıcı süreç karşısında sadece var olanı muhafaza etmek için takınılan bu tutumun, kaplumbağa terbiyecisinin iç dünyasında büyük bir buhrana sebep olduğunu da unutmamak gerekir. Yukarda arz edilmeye çalışılan tutumun açtığı en büyük yara kişilik çatallaşması ve gerçeğin yerini hayale bırakmasıdır. Burada hemen ifade etmek isteriz ki her hayal bir gerçeklik üzerinde inşa edilir. Eğer bu durumun aksi vaki olursa, o, hayal değil bir ütopya hüviyeti taşır ve bu ütopyaya gereğinden fazla bağlanmak, zamanla, gerçeklik hissinin kaybolması ile insanı şizofreniye dahi götürebilir.
Resimde yabancılaşmaya verilecek başka bir örnek ise kaplumbağa terbiyecisinin başına taktığı arakiye[6] üzerine dolama tipindeki serpuştur. Malum olduğu üzere; fes ve örfî dışındaki bütün serpuşlar, 1829 senesinde, yasaklanmıştı ki, bu bilgi dahilinde, Kaplumbağa Terbiyecisi’nin içinde bulunduğu keyfiyeti, kısaca, anakronizm (Anachronism) olarak tanımlamak mümkündür. Zamanın icaplarını reddederek var olma savaşına giren kaplumbağa terbiyecisi bu suretle kendisini devre yabancılaştırmaktadır. Hulasa edilecek olursa gerek tagayyür sürecine boyun eğenler, gerek bu sürece karşı koyanlar evvela kendilerine, sâniyen topluma ve en nihâyetinde de devre/döneme, öyle ya da böyle ama kat’i sûretle, yabancılaşmaktadır. Bu durumda kaplumbağa terbiyecisinin elinde, zihninde var gücüyle yaşayan bir gelecek rüyasından başka, hiçbir şey kalmamaktadır ki bu rüyanın da ne derecede kendi tarihîne bağlı olduğu başka bir tartışma konusudur. Beri yandan devri mamur etme iddiası taşıyan zevâtın, devrin bir cihetini mamur diğer cihetini ise harâb ettiklerini de unutmamak lazımdır: “Çokları geldi bu cihan ilini ta’mir etmeye / Bir yanın ma’mur eylerken bir yanın kılar harâb”
Artık şu hakikati serahaten beyân etmekte fayda var; günümüz insanının ruh hâli ve gerçek dünyaya karşı takındığı tavır, Kaplumbağa Terbiyecisi’ninkinden pek de farklı değildir. O,“Kendi gök kubbesini”, Yeşil Cami’nin kubbeleri derekesine indirmesine rağmen, hâlinden razı olmayıp, tamamen kendine has olmasa dahi bir rüyâya sahipti; günümüzde dahi “yerli yerinde duran bir rüyâ!” Peki ya bizim rüyamız?  




[1] Osman Hamdi Bey ve eserleri hakkında daha fazla bilgi için bknz: Mustafa Cezar, Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, İş Bankası Yayınları, İstanbul 1971
[2] Motomot bir çeviri yapılacak olursa: Kaplumbağa Sihirbazı
[3] Le Japon adlı makalede Charmeur de Tortues adlı gravürün kullanıldığı sayfa için bknz: Aimé Humbert, “Le Japon”, Le Tour Du Monde, No: XIX (Premier Semestre 1860),  s.402

[4] Kaplumbağa Terbiyecisi ve Meji dönemi arasındaki ilişki hakkında daha detaylı bilgi için bknz: Wendy M. K. Shaw, Ottoman Painting: Reflections of Western Art from the Ottoman Empire to the Turkish Republic, I.B. Tauris, London 2011, s.72-73

[5] Bu satırları okuyan bazı okuyucularımız bu yorumu temelsiz ve/veya zorlama olarak kabul edebilirler. Bu görüşe sahip olan zevât, 1800’lü yıllarda, özellikle ikinci yarısından itibaren, neşredilen mecmua ve gazetelere şöyle bir göz gezdirdiklerinde ortaya atılan bu iddianın hiç de temelsiz ve/veya zorlama bir iddia olmadığını göreceklerdir. Zirâ Kaplumbağa Terbiyecisi adlı resmin ilk sergilenişinden sadece 31 sene sonra, T.B.M.M. tarafından kabul edilen Laiklik ilkesi ile, bu durum, resmî bir hüviyet de kazanmıştır.  
[6] Yünden ve ya pamuktan mâmül bir çeşit takke.

7 Mart 2015 Cumartesi

"Akıllı Türk Makul Tarih"*

(Bu yazı Ayraç Dergisi'nde (Sayı:65, Mart 2015, s.40-44) neşredilmiştir. Yazının dergideki neşrinde dipnotlar bulunmamaktadır.)
Yazıyı PDF formatında okumak için buraya tıklayınız.

            İnsanoğlu yeryüzünde bilme ve idrak melekelerine sahip, mevcut bilgileri ile bilinmeyeni bilinir hâle getirebilen ve kendine has bir anlam/değer dünyası inşa etmeye muktedir olan yegâne varlıktır. Genel olarak bilginin üç kaynağından söz edilir ki bunlar duyu, akıl ve sezgidir (Intuition, Hads). Burada hemen belirtmek isteriz ki sezginin, bilgi kaynağı olup olmadığı kesin bir şekilde kabul edilmiş olmamakla birlikte, varlığı hiçbir zaman reddedilmiş değildir. Yukarıda zikredilen üç bilgi kaynağından ikisi olan duyu ve sezgi esase, bilginin (Knowledge) değil bilgiyi hâsıl eden uyarıcı etkinin (Information, Münebbih) kaynağıdır. Şu hususta denilebilir ki bizim bugün bilgi dediğimiz kavramın kapsadığı her şey yukarıda bahsedilen enformasyonlar sonucunda beyin tarafından imâl edilmiştir ve bu sebepten dolayı izafîdir çünkü makûlât âlemi, rational (=aklî) varlık alanıdır. İnsan müdrikesi dışında hakikî (kendinde) bir varlık’ı (mevcûdiyeti) yoktur; bir objektif realitesi mevcut değildir; tamamiyle sübjektif bir varlık alanıdır[i] Zira enformasyonların evvela izlenim (Impression) sâniyen duyumlama (Sensation) merhalelerinden geçerek beyinde bütün bu enformasyonun birleştirilmesi (Integration) ve nihayetinde yek vücut hâline getirilen enformasyondan bilginin hâsıl edilmesi ya da enformasyonun işlenmesi (Information Process), her ne kadar nörolojik bir süreç ise de bu süreçte beynin rehberi, sahibinin müntesibi bulunduğu anlam/değer dünyasının ta kendisidir. Daha da açık ifade edilecek olursa insanoğlunun sahip olduğu bütün bilgiler değiş(tiril)miş (Transformative) bir keyfiyet arz etmektedir. Bu değişimin en güçlü etkeni insanın anlam dünyasıdır ve o dünyayı inşa eden de bir milletin tarihî tecrübesidir ki her millet tarihî tecrübelerini gerekli görüldüğü takdirde tekrardan yorumlar ve bu suretle yeni bir anlam dünyası inşa eder.
Yukarıda bahsedilen anlam/değer dünyasını mimarî bir esere benzeterek soralım; bu binada devşirme malzeme kullanılırsa akıbet ne olur? Bu soruya cevap vermek son derece güçtür. Zira bu sualin kâmilen cevaplanabilmesi için binlerce belki on binlerce farklı değişkenin tespit edilmesi, sonrasında da bu değişkenlerin her bir kombinasyonu için farklı senaryolar üretmek gerekir. Fakat biz burada gayemize uygun bir senaryo yazıp, bu senaryo üzerinden konuyu ele almaya çalışalım. Şimdi basedilen eserin mimarını işinin ehli ve kudret sahibi olarak düşünelim. Şu hâlde mimarımızın ihtiyaç duyduğu kadar devşirme malzeme kullanmasında hiçbir sıkıntının bulunmadığı açık bir şekilde söylenebilir. Tıpkı Mimar Sinan’ın Süleymaniye Câmi’nde kullandığı Bizans bakîyesi sütunlar gibi usta mimarımız tarafından kullanılan devşirme malzemeler de mimar tarafından oluşturulan ahenk içinde yok olup gidecek, tabiri caizse, Newton’ın renk çarkında olduğu gibi kendi renginden geçerek tek bir renk içinde eriyip gidecektir. Peki ya tersi olursa? Hatta durumu biraz daha vahim bir hâle büründürerek soralım; ya bizden olmayan/yabancı bir mimar bu imar işine memur edilirse? İşte o zaman bu işe memur edilen mimar, kendi anlam dünyasının tesiriyle bizden olmayan/yabancı bir eser ortaya koyacaktır ki bu durumda devşirme malzeme kavramı ters yüz olacaktır yani yabancı olan yerli, yerli olan ise yabancı durumuna gelecektir. Yabancı mimarımız ve/veya mimarımızın ortaya koyduğu eser , toplumun bir kısmını, eserde uygulanan tarzın harikuladeliğine ikna ederek bizlerin de artık bu tarz eserler inşa etmesi gerektiğini telkin yoluyla kabul ettirecektir. Mimar tarafından ikna edilen zevât, zaman içerisinde, kendi tarihinden ve o tarihin oluşturduğu anlam dünyasından uzaklaşarak bu mimarî tarzın benimsenmesi gerektiğini savunacak hatta bu hususta cebr dahi kullanabilecektir yani tagayyür/gayrîleşme süreci için ilk tahrik icra edilmiş olacaktır. Bu hücuma muhatap olanlardan bazıları elde bulunanı muhafaza etmeyi tek çare olarak kabul edecek ve aralarından çıkan bazıları bütün ömürlerini, tabiri caizse, Renan Müdafaanâmesi yazmakla geçirecektir. Diğer bir kesim kendi köşesine çekilerek kendini zamana ve mekâna mahpus edecek ve bir diğer kesim ise yabancıya kayıtsız -şartsız saldıracak ve bu icraâtı da “bi’l-misl mukabele” (Retorsion) düsturunun rehberliğinde gerçekleştirecektir ki bu hâl de kendi misalinin kaybolmasıyla nihayet bulacaktır.[ii] Birkaç istisna hariçte tutulduğu vakit denilebilir ki yaklaşık 300-350 seneden beri toplumumuzun yaşadığı krizler yukarıda anlatılmaya çalışılan durumdan kaynaklanmaktadır: Hayatını başkalarının anlam dünyalarına göre şekillendirme ve/veya konumlandırma. Yukarıda ki örneğimizde unutulmaması gereken husus, mimarî eserlerin fikrin maddeye tecessümünden ortaya çıktığı ve bu suretle de her mimarî eserin bir fikre hassaten de o fikri vücuda getiren anlam dünyasına işaret ettiğidir. İhsan Fazlıoğlu, Akıllı Türk Makul Tarih adlı eserinde bizim yukarıda mimarî metafor üzerinden anlatmaya çalıştığımız çalıştığımız hâlin tespit ve tahlilini yaparak, bu hâlin, günümüzdeki yansımalarını ve bu hâlden bizleri kurtarmasını ümit ettiği reçeteyi sunmaktadır.
            Kitabın omurgasını oluşturan üç adet sorudan bahsedilebilir ki bunlar: 1) “Biz kimdik?”, 2) “Biz Kimiz?”, 3) “Biz nasıl olmayız?” Müellife  göre bu üç sorunun da cevabı tarihî tecrübemizin tespiti ve tahlili ile mümkündür yani “biz kimdik?” sualine cevap verilmeden diğer iki sualin cevaplarının verilmesi mümkün değildir. Zann-ı galibimize göre buradaki “Biz kimdik?” sualinden murad edilen mânâ; ceddimizin anlam dünyalarını anlamak hatta idrak etmek ve bu sayede tarihi; bir kavrayış, ilim hâline getirebilmektedir. Buradaki ilim kelimesinde amelin de mündemiç olduğu unutulmaz ise kastımızın daha iyi anlaşılacağını ümit ederiz.[iii] Zira müellifin, eserde sıkça vurguladığı üzere “kavramlar mensubu bulunduğu teoriye göre anlam kazanır” ve her teori/nazariyat da bir anlam dünyası içerisinde ve pek tabiî olarak onun tesiriyle inşa edilir. Şu hâlde Türklerin tarihî tecrübelerini doğru bir şekilde tahlil edebilmek için evvela onların anlam dünyalarının tespit ve tahlil edilmesi gerekmektedir ki müellif bu hususa eserin birçok yerinde vurgu yapmaktadır. Bu sürecin başında “Türk” kavramına verilen mânâ son derece önemlidir. Müellif, Türk’ün bir kavim isminden ibâret görülemeyeceğini, Türklüğün bir kavram olduğunu ve İslâm-Türk Medeniyeti’ne mensup bulunan kişilerin işaret edildiğini belirtmektedir. Bu hususta Batı’nın Türk algısını anlatmak için Papa II.Baschalis’ten naklettiği “Müslümanlar eşittir Türkler” (s.57) hükmü de göz önünde bulundurulduğunda, müellifin Türklük kavramına yüklediği mânâ son derece kilit bir rol oynamaktadır. Müellif ayrıca kendisini Türk olarak tanımlayan kişileri,“Medeniyet mensûbiyeti olan, tarih bilincinin eşlik ettiği medenî Türkler ile yalnızca siyasî âidiyeti bulunan, yaşama çıkarının eşlik ettiği bedevî Türkler”(s.34) olarak ikiye ayırmaktadır ki aynı sayfanın devamında “Türk olmak bir his değil bir bilinç, bir duygu değil bir bilgi sorunudur” diyerek Türk kavramından muradını son derece açık bir şekilde dile getirmektedir.
Peki tarih nedir ve ne işe yarar? Müellif, bu sualin hulasa edilmiş bir cevabını eserinin ilk bölümünün başlığı ile vermektedir: “Tarih Hem İbrettir Hem Kuvvet” yani ibret alıp gelecekteki hatalardan sakındırdığı gibi gelecekteki icraatlara da kuvvet sağlar. Bu başlık ve yazı üzerinden bir teşbihte bulunulacak olursa müellif tarihî tecrübelerimizi, Arşimet noktası (Archimedes Point) olarak kabul etmekle birlikte aynı zamanda da mizanımız olarak görmektedir. Fakat burada tekrardan belirtmek isteriz ki müellifin bahsettiği özelliklere sahip olan tarih, anlam dünyasıyla birlikte bilinen tarihtir; yoksa yabancı bir gözle bakılan, okunan ve bu sebepten dolayı ya hiç anlaşılamayan ya da yanlış anlaşılan tarih değil... Zaten müellifin sıklıkla vurguladığı hususların bir tanesi Türk tarihinin yanlış bir gözle ve/veya gözden anlaşılmaya çalışılmasıdır. Müellif, Türk tarihi hakkında yapılan çalışmalarda, kavramların zaman içerisindeki değişiminin göz ardı edildiğinden de sıklıkla yakınmaktadır. Bu hususta Türk tarihinin, Türkler nazarında itibarsızlaştırılması ve bu suretle Türklerin kendileri hakkında “Biz ne idik ki ne olacağız?”hükmünü vermeleri ve bu hükmü benimsemeleri, müellif tarafından, Anglo-Amerikan zihniyetin en büyük gâyelerinden biri olarak yorumlanmaktadır ki özellikle “Türk Tarihini Yenmek” (s.31-34) başlıklı yazıda konu hakkında son derece önemli bilgi ve fikirler okuyucuyla paylaşılmaktadır. Müellifin eserin birkaç yerinde Postel’den naklettiği “Türkler önce ikna edilmeli, direnirlerse icbâr edilmeli, karşı çıkarlarsa imhâ edilmelidir” sözündeki “ikna”usulünün Türk tarihinin Anglo-Amerikan zihniyetin gâyesine uygun bir şekle dönüştürülmesi ile icra edildiği eserde vurgulanan bir başka husustur ki bu icraat neticesinde Türk için tarih, ibret alınabilecek, kuvvet hâsıl edilecek özelliklerinden ziyâde utanılacak, hor görülecek hatta ve hatta yok sayılmak istenecek bir hüviyete bürünmektedir: “Bir göz ki onun olmaya ibret nazarında / Ol düşmanıdır sâhibinin baş üzerine” Hâl böyle olunca da Türk’ün, bugünü anlayıp gelecek hakkında gerçekçi ve işe yarar bir gelecek projesi üretmesi de imkânsızlaşmaktadır.
            Müellifin sıklıkla yakındaığı başka bir husus ise bazı Türk aydınlarının ve münevverlerinin, Türklerin binlerce yıllık tarihî tecrübelerinden habersiz ve bu topluma yabancı olmalarıdır. Mezkûr aydın tipinin Türklere söyleyeceği hiçbir sözün bulunamayacağını iddia eden müellif, bu tip aydınları “göçebe aydın” olarak tanımlamaktadır. Yerli olmayanın bu topraklarda yaşayan insanlar için hiç bir fikir üretemeyeceğini, onlardan sadır olan sözlerin yersiz olacağını ve tabiî olarak yer etmeyeceğini iddia etmektedir. Bu eleştirilerinde belli bir kesimi hedef almayan müellif son yıllarda tekrardan gündeme gelen “İslâmcılık” hareketine ve bu hareketin müntesipleri hakkında da son derece önemli tenkitlerde bulunmaktadır. Müellif “Mısdâkı Olmayan İslâmcılık”adlı bölümde (s.93-97) Türkiye’de dinî hassasiyeti bulunan  bütün kesimlerin bir bakış açısının bulunmadığını iddia ederek bu tür kesimlerde bilgi eksikliğinin yanı sıra ahlâkî tavrın da zaman zaman bozuk bir keyfiyet arz ettiğini son derece açık bir şekilde vurgulamaktadır. Bu yazıda müellifin naklettiği bir hâtırası vardır ki toplumumuzun genelinde görülen cehaletin hatta hadsizliğin kesif bir temsili olması hasebiyle son derece önemlidir. Bu hâtıra akla Sayyâdîzâde’nin şu sözlerini getirmektedir: “…tarîk-i akl ise Müslim ile gayr-ı Müslim için birdir, ehl-i şark ve garb için müsavidir.”[iv] Günümüzde dinî, Kur’anî v.b. fistanlara bürüdüğümüz cehâletin, toplumumuzun büyük bir kısmı tarafından nasıl kabul, hatta hüsn-i kabul, gördüğü ise en azından bu satırların sahibi için son derece önemli bir sorudur. Toplumumuza, aydın olarak takdim edilen kişilerin birçoğunda kolaylıkla görüle bilen malûmat, bilgi, düşünce (Tefekkür ve teemmül) eksikliğinin ve bu keyfiyete bağlı olarak husule gelen âlim sıkıntısının giderilmesi için müellifin yönelttiği“Biz kimiz?” sorusunun bir an evvel ama aceleye getirilmeden cevaplandırılmasının lâzımdan öte elzem olduğu aşikârdır. Bu soruya verilecek yanlış cevap veya cevaplar müellifin “Türklerin Manevî ve Fikrî Soykırımı” (s.64-67) başlıklı yazısında Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa ve Abdullah Cevdet üzerinden anlattığı ve günümüzde dahi karşılığı bulunan akıl almaz zihniyetin devam etmesinden hatta belki de güçlenmesinden, kök salmasından başka hiçbir işe yaramayacaktır. Artık günümüzü tarihî tecrübelerimizle birlikte anlayacak hatta idrak edecek ve bu suretle de geleceği inşa edebilecek âlimleri yetiştirmek zorunda olduğumuzu kabul etmek zorundayız. Aksi takdirde Akif’in de dediği gibi:İstikbâlinizden korkulur pek korkulur 
Eserin pek çok yerinde bilginin, tahakküm vasıtası/enstrümanı hâline getirildiği vurgulanmaktadır. Eserde, tarihin ve bilginin tahakküm vasıtası olarak kullanılması hakkında daha fazla bilgi verilmemesi eser adına bir kusur sayılabilir. Lâkin bu durum, eserin kısa sayılabilecek dergi yazılarından müteşekkil olması göz önünde bulundurulduğunda kabul edilebilir olmaktadır. Yine de bilginin tahakküm vasıtası hâline getirilmesi meselesinin pîri sayılan Descartes ve Hobbes ikilisi hakkında daha fazla bilginin verilmesi okuyucunun konuyu daha iyi anlayabilmesi açısından faydalı olacaktır. Ayrıca müellifin üzerine basa basa tekrar ettiği “Anglo-Amerikan zihniyeti” tabiri hakkında hiç olmazsa bir dipnotta bu zihniyetin tarihçesi ve kısa bir açıklamasının bulunması, yazıların ve tabiî olarak da yazarın daha iyi anlaşılabilmesi adına son derece yerinde bir hamle olacağı kanısındayız. Ayrıca eserde yer yer Anglo-Amerikan-Yahudî tanımı da kullanılmaktadır ki bu tanımın Anglo-Amerikan tanımından ne gibi durumlarda ayrıştığı, ayrışmadığı ve bu iki farklı kavramın kullanılmasındaki nedenler konusunda da en azından bir dipnotta kısa bir açıklamanın bulunması yararlı olacaktır. Tekrara düşme pahasına eserin gâyesi ve hacmi düşünüldüğünde bu eksiklerin tabiî karşılanabileceğini belirtmek isteriz.
Eserde dipnot kullanımının hangi gâyeye mebnî olduğu tarafımızca pek anlaşılamamıştır. Zira eserdeki yazıların künyesi hariçte tutulursa sadece bir dipnotta İhsan Fazlıoğlu’na ait olmayan iki farklı esere atıf yapılmıştır (s.56). Mezkûr dipnotta bahsedilen eserlerin hangi eserler olduğu yazının baş tarafından çıkarılabilirken, alıntı yapılan tercümelerin dipnotta belirtilen iki eserden hangisine ait olduğunu anlamak ancak kısa bir araştırma ile mümkün olabilmektedir. İki farklı metin için tek bir dipnot kullanılmasının sebebi ise tarafımızdan anlaşılabilmiş değildir. Ayrıca eserde tıpkı yukarıdaki örnekte  görüldüğü gibi çevirisi veya orijinal hâli nakledilen cümle ve pasajlar hakkında dipnot verilmemesi editoryal mânâda çok büyük bir hatadır ve müellifi zan altında bırakır. Eserde müellifin evvelce neşredilmiş başka makalelerde kullandığı cümlelerine ise dipnot verilmiş (s.30, 55, 70, 110, 157 v.s.) hatta içinde “daha önceki bir yazımızın” v.b. ifadelerin geçtiği müellif cümlelerine dahi o yazının künyesini gösteren dipnotlar verilmiştir (s.52, 122,152 v.s.). Dikkatsizlikten kaynaklandığını düşündüğümüz bu vahim hatanın, eserin basılması muhtemel gözüken gelecek baskılarında düzeltilmesini ümit ederiz. Üzülerek belirtmek isteriz ki eserde kullanılan dipnotlar, okuyucuda, müellifin egosantrik bir tavıra sahip olduğu gibi son derece yanlış bir kanaati uyandırmaktadır. Egosantrizmin, eserde sürekli eleştirilen etnosantrik tavrın fert bazındaki yansıması olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu durumun vahameti daha iyi anlaşılabilecektir. Yeri gelmişken belirtmek isteriz ki eserin takdim bölümünde, eseri oluşturan yazıların erken ve yakın tarihleri sehven “Haziran 2013 ile Mayıs 2010” olarak takdim edilmiştir. Eğer yazıların künyelerinin verildiği dipnotlardaki tarihlerde bir yanlışlık yok ise yukarıdaki beyanın doğrusu “Haziran 2003 ile Mayıs 2010” olması gerekir. Bu durum bir öncekinin aksine her kitapta karşılaşma ihtimaliyle yüz yüze bulunduğumuz “nazarlık”lardan biri olarak kabul edilmesi gerekir. Eserde göze çarpan başka bir sıkıntı ise yazıların dizilişidir. Fakat müstakil yazılardan tertip olunan her eserde bunun gibi sıkıntıların varlığı kaçınılmazdır.
Hatime niyetine birkaç kelâm etmek gerekirse “Akıllı Türk Makul Tarih” adlı eserin tertip eser özelliği taşıdığı okuyucular tarafından unutulmaması gerekir. Bu eserin, İhsan Fazlıoğlu isminden kaynaklanan büyük beklentileri karşılamakta yetersiz kalacağı aşikâr olmakla birlikte, eserde vurgu yapılan hususlar son derece önemlidir. Üzülerek de olsa belirtmek isteriz ki bu eser, şu hâliyle dahi ülkemizdeki neşriyatın çoğundan daha üst bir seviyede bulunmaktadır.  Bu eserin daha iyi anlaşılması adına evvela İhsan Fazlıoğlu’nun “Kayıp Halka”[v] adlı eserinin okunması son derece yerinde bir karar olacaktır.




[i] Durmuş Hocaoğlu, “Kötülük, Toplumsal Kötülük ve Hürriyet”, Köprü Dergisi, S.75, Yaz 2001, s.37
[ii] II.Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nı ilga ve yeni kurulacak askerî teşkilâtın meşrutiyeti için sure-i Enfâl’de geçen “mukabele bi’l-misl” kullanılmış ve sonraki yıllarda Batılılaşmak adına girişilen her faaliyetin meşruiyet zemininin mezkûr ayet ile tesis edilmesi bir adet hâlini almıştır. Bu kullanımın evveli ve neticeleri için bknz: Gültekin Yıldız, Neferin Adı Yok: Zorunlu Askerliğe Geçiş Sürecinde Osmanlı Devleti’nde Siyaset Ordu ve Toplum (1826-1830), Kitapevi Yayınları, İstanbul 2009
[iii] İlim kelimesinin Klasik Arapça’daki diğer anlamları hakkında genel bir bilgi için bknz:Ziyad Alrawasdeh, “Klasik Arapça Sözlüklerde "İlim"”, İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Mecmuası, S.18, 2011, s.19-36
[iv] İslâm Siyasî Düşüncesinde Değişme ve Süreklilik: Hilâfet Risâleleri, Haz. İsmail Kara, Klasik Yayınları, C.1., Kasım 2002, s.207
[v] İhsan Fazlıoğlu, Kayıp Halka, Papersense Yayınları, İstanbul, Kasım 2014