15 Haziran 2015 Pazartesi

Tarihî Mezarlık ve Mezar Taşlarımızın Serencâmı


(Bu yazı Siyah Sanat Dergisi'nde (Mayıs 2015, S.9, s.38-43) neşredilmiştir.) 
Yazıyı PDF formatında okumak için buraya tıklayınız.


               Bu dünyaya gelen her insan, bir gün mutlaka göçer. Kudemânın ifâdesiyle söylenecek olursa; dünyaya kadem basan her insan, mebde/başlama ile mead/dönüş arasında bir seyahat gerçekleştirir. Kısaca ömür diye isimlendirilen bu seyahatin başı ve sonu insan irâdesinin sınırlarını aşmakla birlikte bu seyahat sırasındaki faaliyetler, belirli bir ölçüde irâdî bir keyfiyet arz eder. Hâsılı öyle ya da böyle ama kati suretle dünya denilen mahpese ayak basan her insan, vaktini doldurduktan sonra dünyayı terk eder, yani bir dönüş ve değişim yaşar. İnsanların bu dönüş ve değişiminden geriye kalan ceset adlı elbisesileri, âdeta mezkûr dönüş ve değişimin maddî bir anlatımı olarak aslına, yani toprağa tevdî edilir. Günümüzde daha çok mezar ve kabir olarak isimlendirilen şahsî defin alanlarına, vefat eden kişilerin unutulmaması ve üzerlerine basılmaması için bir taş dikilir ki Oswald Spengler bu taşları kastederek “taş ebediyetin muazzam bir sembolüdür. Onda mekân ve ölüm birleşmiş görülüyor” der. İşte bu yazı, ölüm ile hayatın, mekân ile lâ-mekânın, zaman ile zamansızlığın, soyut ile somutun birleştiği Osmanlı mezar taşlarının ve bu mezar taşlarından müteşekkil kabristanlarımızın ve dahi hazîrelerimizin hâl-i pür melâlini, tarihî serüveniyle birlikte, gözler önüne serebilmek için kaleme alınmıştır.

            Toplumuzdaki genel kanının aksine kabristanların ve hazîrelerin hak ettiği ilgi ve alâkadan mahrum kalışları hatta yok edilişleri, cumhuriyet devrinden çok daha öncedir. Mezar taşlarımıza ve onlardan müteşekkil kabristanlarımıza karşı takındığımız olumsuz tavır; bize, kendimizi hatırlatan her şeye sırt dönerek başladığımız Avrupaîleşme hareketinin neşet ettiği ilk dönemlerde başlamıştır. Avrupalılıkları “Eflâtun Bey”den ileri gidemeyen “Tanzîmat Çelebileri” ve benzeri zevâtın, eslâftan bergüzar kalan eserlerimizi âtıl görmesi aslî itibariyle pek de şaşılacak bir tavır değildir.
Osmanlı devrinde icrâ edilmiş olan mezarlık tahrîbatına ve dahi imhâsına verilebilecek en kesif ve en meşhûr örneklerden birisi, Ahmet Vefik Paşa tarafından icrâ edilen yeni inşaat alanları için tarihî kabristanları yok etme ameliyesidir. Vefik Paşa, Bursa valiliği esnasında şehirde bulunan tarihî kabristanları kafe, yol, hastane ve muhâcirlerin iskânı için yok etmeye başlayınca şehir ahâlisi ayaklanmış ve paşayı Bâb-ı Âlî’ye şikâyet ederek, mîlâdî 1882 senesinde valilikten azledilmesini sağlamışlardır. Paşa azledilene kadar Bursa’nın kadim kabristanlarından Yeniyer ve Kurtoğlu mezarlıklarını tamamen yok ettirmiştir. Cemâl Paşa’nın Bahriye Nazırlığı döneminde verdiği bir emirle Tarlabaşı’ndaki Küçük Kabristan’ın parsellere bölünüp satılması da bu örnekler meyânında zikredilebilir. Ne ilginçtir ki Vefik Paşa’nın azlinden yaklaşık yendi sene evvel, Taksim tünelini yapan Eugène-Henri Gavand, tünel inşası sırasında Galata mezarlığını korumak için elinden geleni yapmıştır. 1886 tarihinde Bergama kazı başkanlığı pâyesini deruhte eden meşhûr arkeolog Carl Humann, antik bir kitabeyi keşfetmek için bir Osmanlı şâhidesini deviren iki genç Alman arkeoloğa (C.Schuchardt ve von Doitinchem) “Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz! Türkler için mezarlıklardan daha aziz bir şey yoktur, onları böyle tahrik etmeye gelmez!” diyerek çıkıştığı da tarihî bir gerçektir. Bu tip örnekleri çoğaltmak mümkün olmakla birlikte, bu örneklerin dışında kalan hamiyetli insanlardan da bahsetmek gerekmektedir. Örneğin, Vakanüvis Lütfi Efendi (1814-1907) Müslüman kabristan ve hazîrelerinin perişan hâline dayanamayarak devrin padişahı II.Abdülhamid’e “Mekâbir-i Müslimîne Dair Hâtıra-ı Kâsıra” başlıklı bir lâyiha/rapor arz etmiştir. Lâyihada, İstanbul’da bulunan birçok mezar alanının hâl-i pür-melâli hülasa edilmiş ve bu keyfiyetten kurtulmak için lazım gelen önlemler sıralanmıştır. Lütfi Efendi tarafından Beyoğlu’ndaki müslüman kabirleri hakkında yapılan şu tasvir, devrin mezar alanlarının perişan hâlinin anlaşılması adına son derece önemlidir: O mekâbir-i islamiye el-hâletü hâzihi milel-i gayr-i müslimeye mesken olmuş, taşları civarlarındaki binalara sarfolunmakta ve medfûnînin bakıyye-i ızâmı ayaklar altında sürünmektedir.” Ve yine mezkûr lâyihada yer alan şu satırlar, günümüzde de devam eden bir aymazlığın enfes ve bir o kadar da üzücü bir tasviridir: “Mekâbir-i mevcûdenin tahkîrinde nevbet ve mîâd olmadığından zengince bir cenaze geldi mi heman o eski taşlar sökülüp dağıtılarak o kabre diğeri defnolunmaktadır. Hürmetsizlik o dereceye varmış ki putperestlerin hark-ı meyyit usûlü buna nispetle daha ehven kalır.”


Cumhuriyet devrinde ise mezarlıklar ve mezar taşlarına karşı takınılan tutumun daha da sertleştiğini üzülerek de olsa beyan etmek durumundayız. 1933 senesinde son derece harap bir hâlde bulunan Ayas Paşa kabristanı, aynı yıl içerisinde Vakıflar İdaresi tarafından kadro dışı bırakılarak İstanbul Belediyesi’ne devredilmiş ve mezkûr kabristan, 1980 senesine kadar, yavaş yavaş yok edilmiştir. Şair Şinasi Bey ve Fındıklılı Silâhdâr Mehmet Ağa gibi birçok şahsiyetin medfûn bulunduğu mezkûr kabristanın son bakiyelerinin üzerine Atatürk Kültür Merkezi ile Gümüşsuyu’ndaki iş hanları inşa edilmiş ve bu suretle hemen hemen 300 senelik bir kabristandan geriye sadece birkaç şahide ve adı kalmıştır. Ayaspaşa kabristanından günümüze sadece Alman Başkonsolosluğu bahçesinde muhâfaza edilen şâhideler ve Türk-İslâm Eserleri Müzesi’nde bulunan Silâhdâr Mehmet Ağa’nın şâhidesi ulaşabilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında görmezden gelinen tarihî mezarlıklar ve mezar taşları ilerleyen yıllarda, yukarıda kısaca bahsedildiği üzere, yok edilmeye başlanmıştır ki bu duruma ilk karşı çıkan siyâsî, C.H.F. Kütahya mebusu Receb Bey olmuştur. C.H.F. Kütahya mebusu olmasının yanında fırkanın umûmî kâtibi de olan Recep Bey’in 5/245 sayılı ve 9.3.1934 tarihli tamimi son derece önemlidir.  Tamimde;“memleketin imarı ve diğer sebep ve bahanelerle” yok edilen tarihî kabristan ve mezar taşlarının muhâfazası için hükümetçe lazım gelen tedbirlerin alınması ve bir an evvel icrâ edilmesinin yanında Halkevleri’nin de bu hususta faaliyet göstermesinin elzem olduğu belirtilmektedir. Tamimin yayınlandığından sonraki senelerde mezkûr konu hakkında bir takım çalışmalar yapılmış olsa dahi bu çalışmaların pek de dişe dokunur bir yanının bulunmadığını aşikârdır. 1934 senesinden sadece dört sene sonra, devrin Anıtlar Koruma Heyeti azalarından, yüksek mimar, müteveffâ Mehmet Sedat Çetintaş, tarihî mezar taşları ve kabristanlara karşı son derece sert bir yazı kaleme almıştır. Mezkûr şahsın, 6 Kânûn-ı Evvel 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde neşredilen “İstanbul’un İmarı ve Şehirdeki Mezarlıklar” başlıklı köşe yazında şunlar yazılıdır:“Cumhuriyet Türkiye’sinde neş’enin değeri vardı, bu devirde artık gençlik ilâhi yerine kahkahayı biliyor, mezar yerine artık beşik seyretmek istiyor. Herkes bilmelidir ki onun abidesi göğsünde “Hüvelbaki” yazılı taşlar değil, kuvvet, neş’e ve ümit verici sembolik heykeller, büyüklerinin büstleri, heykelleridir. Projeli İstanbul’umuzda bir tek mezar taşı görmek istemiyoruz”                    


Bu yazının neşredilmesinden yaklaşık iki sene sonra, Beşiktaş Yahya Efendi Dergâhı ve pek mühim şahsiyetlere ev sahipliği yapan hazîresi 1940’lı yıllarda 3.200 TL.’den satılığa çıkarılmış olmasına rağmen, kimsenin burayı satın almaya yanaşmaması sayesinde bu tarihî dergâh ve hazîre günümüze ulaşabilmiştir. Beşiktaş’taki diğer tarihî mezarlıklar ise bu kadar şanslı olamamışlardır. Örneğin; Abbas Ağa Kabristanı, aynı sene içinde park yapılmak için tamamen yok edilirken, Kabataş’ta bulunan Karabali Kabristanı ve Dolmabahçe’deki Küçük Çiftlik Mezarlığı da aynı yıl içerisinde son derece keyfî bir kararla yok edilmiştir. Galata Mevlevîhânesi’nin hâmûşânının/hazîresinin bir kısmı da, yine 1940 senesinde, evlendirme dairesi -ki günümüzde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi olarak kullanılan yerdir- yapılmak için yok edilmiştir. Yine aynı tarihlerde Diyarbakır şehir surlarının Urfa ve Dağ Kapıları civarında bulunan büyük kabristan yok edilmiş ve kabristandan taşınan tarihî mezar taşları şehir kanalizasyonunun yapımında kullanılmıştır. Tekirdağ’daki tarihî kabristanlarda bulunan tarihî kıymeti haiz onlarca şâhide de ne yazık ki Diyarbakır’dakilerle aynı kaderi paylaşmak durumunda kalmışlardır.

1942 senesinde Edirne’de inşa edilen Vilâyet Aygır Deposu’nun inşasında, Uzun Kaldırım Kabristanı’ndan alınan tarihî mezar taşları kullanılmış ve kısa bir süre sonra da mezkûr kabristan tamamen yok edilmiştir. Vaktiyle Edirne’deki Dâr’ül-Hadis Câmi hazîresinde bulunan, Osmanlının ilk şeyhülislâmlarından, Fahreddîn-i Âcemî’e ait şâhidenin kaybolması ise ayrıca düşünülmesi gereken bir husustur. Yine Edirne’de bulunan Kınalızâde Alî Çelebi’nin şâhidesi ise yok olmaktan son anda kurtulabilmiş birkaç şanslı şâhide meyanında zikredilebilir ki mezkûr şâhidenin yok olmasını önleyen merhûm Turhan Dağlıoğlu’nu da burada yâd etmek isteriz.

1950’li yılların ikinci yarısında şehirleri, hassaten de İstanbul’u, ihyâ etmek için girişilen imar hareketinde yok edilen tarihî kabristanların sadece isimleri dahi bu yazının hacmini epeyce aşmaktadır. Mezkûr imar faaliyetleri sırasında Yedi Sekiz Hasan Paşa, Ebu’l-Fazl Mehmet Efendi ve Revânî Çelebî gibi bir çok tarihî şahsiyetin şâhideleri yok edilmiştir. 1956 senesinde yok edilen Fatih Sultan Mehmet’in mimarlarından Mimar Ayas’ın kabri ise İbrahim Hakkı Konyalı’nın büyük gayretleri neticesinde yok olmaktan son anda kurtulmuş ve Vefâ semtindeki tarihî bir kabristana nakledilmiştir. Mezkûr faaliyetler esnasında yok edilen cami ve tekkelere ait birçok hazîre de bulunmaktadır. Yok edilen mezar taşlarının yanı sıra başka kabristanlara ve hazîrelere nakledilen mezar taşlarının da sayısı epeyce fazladır. Örneğin 1957 istimlâklerinde ortadan kaldırılan Keşfî Cafer Efendi Tekkesi’nin haziresinde bulunan bazı şâhide ve ayak taşları, Merkez Efendi Kabristanı’na nakledilmiştir. Vaktiyle bu tekkenin haziresinde bulunan ve içlerinde büzürg makamının mucidi Salih Ağa’ya ait şâhidenin de bulunduğu mezkûr taşların bir kısmı nakledildikleri kabristanda büyük tahribe uğramış, bir kısmı ise kaybolmuştur. İstanbul, Aksaray’da bulunan Murad Paşa Câmi haziresinde de başka hazîre ve kabristanlardan nakledilen taşlar bulunmaktadır. Bahsi geçen dönemde yerinden taşınmayarak toprağa gömülen veya inşaatta kullanılan tarihî mezar taşlarının sayısı da bir hayli fazladır. İstanbul’da çeşitli vesilelerle yapılan kazılar sırasında denk gelinen bazı tarihî şâhideler yukarıda bahsi geçen icrâatın mahsulleridir.


Mezar taşlarının yok olması hususunda yukarıda sıralanan sebeplerin dışında mezar taşı hırsızlığından da bahsetmek gerekmektedir. Günümüzde dahi son sürat devam eden bu akıl almaz olayın yanına definecilik belâsını da eklemek lâzımdır. Müslüman kabirlerinde altın bulmak gibi bir hezeyana kapılan eşhasın, İslâm defin kuralları hususunda ne derece bilgisiz oldukları kolaylıkla takdir edilebilir. Edirne, Gazi Mihâl Câmi haziresinde pek mühim bir şâhide, 5-6 sene evvel, içinde altın olduğu hezeyanına kapılan kişiler tarafından yok edilmiştir ki bu ironik durumun izahı konusunda aciz kaldığımızı belirtmek isteriz. 1939 senesinde yıktırılan Edirne (Muradiye) Mevlevîhânesi’nin ilk iki postnişini olan Cemâleddîn ve Celâleddîn Efendilere ait olan şâhideler ise yakın bir tarihe kadar Muradiye Câmi haziresinde iken günümüzde kayıptır. Yine aynı hazîrede bulunan Neşâtî Dede’nin şâhidesi de yakın bir tarihte çalınmış ve dostumuz Ensar Karagöz’ün gayretleri neticesinde, İstanbul’da bulunarak geçen sene aslî yerine dikilmiştir. Neşâtî Dede gibi son derece mühim ve meşhûr bir zâta ait şâhidenin Edirne’den İstanbul’a nasıl geldiği ise son derece ilginç ve düşündürücü bir husustur. İstanbul, Fatih’teki Keskin Dede Kabristanı’na adını veren ve ni’mel-ceyşten, yani İstanbul’un fethine katılan askerlerden, Keskin Dede nâmındaki zâtın da mezar taşı, 1997 senesinde çalınmış ve ne yazık ki bütün gayretlere rağmen bulunamamıştır. Aynı kabristanda dört sene evvel tarafımızdan tespit edilip fotoğrafları çekilen üç adet şâhidenin de yerinde yeller esmektedir. İstanbul’un göbeği sayılabilecek bir yerde dahi mezar taşı hırsızlığının kolaylıkla icrâ ediliyor olması hususunda biraz düşünmek yerinde bir karar olacaktır. Zîrâ böyle giderse tarihi mezar taşlarımızın birçoğu yok olmaya mahkûmdur.

Tarihî kabristanlardaki yeni definler için tarihî şâhidelerin aslî yerlerinden çıkarılması da esef edilecek başka bir husustur. İstanbul’daki Karacaahmet Kabristanı, Merkez Efendi Kabristanı, Eyüp Kabristanı, Edirnekapı Kabristanı gibi tarihî mekânlarda görülen istiflenmiş tarihî şâhideler yukarıda bahsedilen icrâatın mahsullerindendir ve bu icrâat ne yazık ki son sürat devam etmektedir. Yeni defin yapmak adına sökülen tarihî şâhidelerin en azından düzenli bir şekilde ve belirli bir alanda toplanmasını ümit ederiz.

Pek de uzak sayılmayacak bir tarihte devrin Erzurum Belediye Başkanı’nın şehirdeki türbe ve mezarlıklardan duyduğu rahatsızlığı dile getirmekle kalmayıp bunların bir kısmını yok edip yerlerine fabrikalar ve modern apartmanlar inşa etmek istemesi ve yine yakın sayılabilecek bir tarihte, vaktiyle Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü makamını işgâl etmiş olan bir zâtın tarihî mezar taşlarını müzelere kaldırmak suretiyle yeni inşaat alanları açmak gibi dâhiyane fikirler hatırlanacak tarihî eserlerimize bakışımız çok daha iyi anlaşılabilir.

Hâtime niyetine birkaç kelâm etmek gerekirse, ceddimizden bizlere yadigâr kalan tarihî mezar taşlarını ve mezarlıkları muhâfaza ve müdafaa etmek bütün vatandaşlarımız için en mühim vazifelerden biridir. Bu vazifeyi sadece devletin omuzlarına yüklemek ise kolaycılıktan başka bir şey değildir. Özellikle son 15-20 senede giderek artan ilgi ve alâka, toplumumuzun bütün katmanlarına yayılarak ortak bir bilinç hâline gelmesini temenni ederiz. Aksi hâlde şâirin de dediği gibi:“Diride olmazsa ölüye hürmet / Çözülür bağları dağılır millet”