15 Haziran 2015 Pazartesi

ŞAHİN UÇAR: "ENTELEKTÜELLERİN DİLİ BU DÜNYAYI TASVİR ETMEYE YETMİYOR"


(Bu söyleşi Ayraç Dergisi'nde (Mart 2015, S.65, s.30-36) neşredilmiştir.)

Söyleşiyi PDF formatında okumak için buraya tıklayınız.

Söyleşi: Ekrem Sakar, Mehmet Kökrek



Öncelikle entelektüel kavramının kökenine inelim. Nereden geliyor bu kavram? Nasıl oluşmuş?

Entelektüel “intellect” kelimesinden geliyor. 'İntellect' insan zekâsı demek. Okuyarak, öğrenerek, zekâ ile problemleri çözeceğini düşünmenin adıdır entelektüelizm. Türkçede buna eskiden münevver diyorlardı, şimdi aydın diyorlar. Dünya tarihinde yeni bir hadise sayılır. Fransız İhtilâlinden sonra ortaya çıkmış bir şey. Ondan önce âlimler, sanatkârlar ve filozoflar vardı. Herkes okumazdı. Okuyanlar ya âlim olacağım, ya teolog olacağım, ya sanatkâr olacağım diye, esaslı bir şey için okurdu. Okumanın amacı kendi ruhunu tekâmül ettirmekti. Modern devirlerde ise devlete bürokrat, memur ve çeşitli uzmanlık dallarında adam yetiştirmek için insanlar okutulmaya başlandı. Misal bir yerde tarih dersi okutulacak, oraya bir tarih hocası yerleştirmek için bu eğitim verilmeye başlandı.

Türkçede âlim diyorduk biz meselâ. Gerçi Türkçede âlim kelimesi de yanlış anlaşılıyor. Türkçede bütün kavramlar keşmekeş olmuş durumda. Zamanımızda Türkçe temelsiz bir dile dönüştüğü için kimse ne dediğini pek de bilmiyor. Eskiden âlim diye dînî ilimlerle meşgul olana diyorlardı, zira Kanunî’den bu yana medreselerde okutulan dini ilimlerden başka ilim de yoktu. Hepsini müfredattan kaldırmışlardı. Ancak Tanzimat’tan sonra açılan mekteplerde (mühendishane harbiye ve tıbbiyede) dinî ilimler yerine müspet ilimler okutulmaya başlanmıştır. Bu yüzden son üç dört asırdır ulema deyince halkın aklına dinî ilimlere sahip kişiler gelir. Bana göre bir kere ilim, ancak insan zekâsının anlayabildiği, kavrayabildiği, çözümler üretebildiği, tabiat ilimleridir, maddî dünyayla sınırlı olan bilgidir; Tecrübî ilimlerdir, yani Batının “science” dediği.

Araplar ise “bilmek” ma'nâsından yola çıkarak her şeye ilim demişler, bizimkiler de öyle yapmış. İlim, matematik ve mantık dili kullanır, o da Aristo mantığıdır. Halbuki sosyal hadiselerin karmaşıklığı karşısında mantık yetmemeye başlar ve bunlar ilmin dışında kalır. Çünkü hayatın kendisi paradoksaldır, ama mantık paradoksları kabul etmez. dilin semantik hususiyetleri ve matematik ölçme unsurları ile Aristo mantığı Yalnızca müspet ilimlerde başarıyla kullanılabilir. Netice olarak “âlim” deyince ben yalnızca müspet ilimlerle uğraşanları anlıyorum. Müsbet ilimlerden farklı bilgi branşları ilim (science) değildir.

Ortaçağda kilise ve entelektüeller arasındaki ilişki nasıldı?

Ortaçağda ve Rönesans’ta bakıyoruz ki adam ressam, ama kilise için resim, ikona vs. yapıyor. Müzisyen ise kilisede org çalıyor. Okuryazar ve felsefe yapan takım da zaten kilise mensupları. Colingwood'un dediği gibi Ortaçağda sanat, felsefe ve din iç içeydi. Ortaçağda her yere mektep açıp herkesi okutalım diye bir zihniyet yoktu. Yönetici zümre bile çoğunlukla bilmezdi okuyup yazmayı. Bu tahsil-i maarif işleriyle uğraşanlar ise ilim ve irfanın her yönüyle uğraşırlardı. Yalnızca bir tek disiplinle meşgul olmazlardı. İnsanlar ilmi, kendi ruhi tekamülleri için bir vasıta olarak görürlerdi. Adam rahipti ama aynı zamanda sanatkârdı ve filozoftu. Asıl gaye insan ruhunun marifete ulaşmasıydı. İlimle dünyayı değiştirmeye değil kendi şahsiyetini geliştirmeye çalışıyordu. İlim sayesinde güç elde edelim, dünyayı değiştirelim yağmalayalım, petrol çıkaralım, teknoloji üretelim gibi bir gaye yoktu. Bu gaye değişmesini endüstri devrimi ve kapitalizm telkin etti. İlim artık insanı geliştirmeye değil de tabiatı değiştirmeye yöneldi. Sanat da dinden uzaklaşarak sadece zevke ve insanları eğlendirmeye yönelik bir hâl aldı ve bu profan haliyle bütün ciddiyeti ve asaleti kayboldu. Eskisi gibi büyük ideallerin peşinde değil. Felsefe de öyle. Ilim din ve sanat birbirinden tamamen ayrı ve farklı faaliyetler dönüşünce ne oldu? Belki daha saf fakat daha kalitesiz bir faaliyet haline geldiler. Dini düşüncedeki felsefi derinlik ve sanatın güzellik ve asaleti yok oldu. Din katı ve fanatik bir inanç, sanat bayağı bir eğlence vasıtası felsefe de dilin kavramlarına dair mantıklı görünen semeresiz ve ruhsuz bir gevezelikten ibaret hale geldi.

Coğrafî keşiflerden sonra Avrupalılar her yeri, bütün sömürgeleri yağmadılar; köle ticareti ile topladıkları insanları karın tokluğuna çalıştırıp, yağmaladıkları sömürgelerden neredeyse bedava hammade kaynakları devşirdiler.Bütün dünyadan gemiler dolusu servet taşıdılar. Kapitalizm ve dünya çapında bir ticaret ve bir sanayi devrimi oluştu. Binaenaleyh feodal yapıda olduğu gibi servetin kaynağının tamamen toprağa bağlı olduğu sağlam bir ekonomik sistemin sürdürülmesi artık mümkün değildi. Bu sömürgecilik faaliyetleri, coğrafi keşifler ve gelişmelere bağlı olarak ilim de arttıkça, genişledikçe, mecburen ilimde de uzmanlaşma dalları ortaya çıktı. Herhangi bir disiplinin küçücük bir dalını bile bir ömür boyu çalışmamıza rağmen öğrenemeyecek hale geldik. Üniversiteler kurulduktan sonra ilmin, felsefenin, marifetin yalnızca bir tek branşının uzmanı olan insanlar yetiştirilmeye başlandı.

Bugün bir üniversite mezununun ilmî seviyesi şudur: Lisede her branştan biraz okuturlar, üniversitede de bir uzmanlık dalı üzerine yetiştirilir. Kendi merakı dışında, kendi hevesiyle okudukları dışında, edindiği kültürel donanım lisedeki eğitiminden ibaretdir ve çok sınırlıdır. Kendi uzmanlık dalı haricinde kalan her konudan habersiz, bu kadar sınırlı kültürel donanım ile kendi alanına da ne kadar hâkim olduğu şüpheli, diplomalı cahiller üretiyoruz.
Bütüncül bir bakış açısı geliştiremiyoruz sanki...
Bir kere felsefî açıdan baktığımızda semantik, matematik ve mantık gibi düşünce aletleri hakikati bütünüyle kavramaya, anlamaya ve anlatmaya yeterli değil. Beş duyumuzla, sınırlı algılarımızla çalışan şuurumuz zaten sınırlı. şuurun sınırlı olmasından başka düşüncelerimizi ifade etmek için kullandığımız dil de tek başına yetersiz: Çay getir, kahve getir gibi günlük alelade faaliyetler için yeterli elbette; ama felsefeye, sanata girdin mi yetmiyor. Diyelim ki alelade dilin ifade kabiliyeti 20. yüzyıla gelinceye kadar meseleleri ifade etmeye yeter gibi görünüyordu. 20. yüzyılda ise, filozofların bilerek bilmeyerek hep uğraştıkları ama ehemmiyetinin pek de farkına varmadıkları ciddi semantik problemleri ön plana çıktı. Halbuki normal insanın, Homo sapiens’in, geçmişi 250 bin yıllık bir beşeri tecrübe. O yüzden artık entelektüellerin dili bu dünyayı tasvir etmeye yetmiyor.

Beşeri şuurumuza kendi beşeri kapasitemize göre inşa ettiğimiz ortalama bir dünya algımız var. Dil de ancak bu beşeri tecrübeyi aksettirebilecek biçimde şekillenmişti. Dil de ancak beşeri şuurun kapasitesini ifadeye kâdirdir, daha fazlasına değil. Halbuki 21.yüzyıldaki ilmi tecrübe ve seviyemizde, matematikte ve fizikte bile, insan zekâsının tam ma'nası ile anlayabildiği ve halledebildiği herhangi bir mesele yok. Entelektüeller ise her şeyin akılla, mantıkla ve muhakemeyle anlaşılabileceği ve izah edebileceği iddiasında. İlim entellektüellrin kendi sınırlı bilgileri çerçevesinde anladıkları kadar basit değil.

Üniversiteyi bitiren, okuyan, yazan insanların geniş bir donanımı yok ama biz bu insanlara entelektüel diyoruz. Nedir Entelektüel kısaca?

Şimdilerde kendisine entelektüel diyen kişi ben “âlim”im diyebiliyor mu? Yok. Niçin kendisine âlim demiyor? Üniversitedeki profesörlere de “bilim adamı” diyoruz. Âlim ise, ona “bilim adamı” değil “âlim” diyelim, filozofsa filozof diyelim, sanatkârsa sanatkâr diyelim. Şimdi bunların hiç biri yok, adam 'ben aydınım her şeye aklım erer' zannediyor. adama “-Nasıl her şeye aklın eriyor? Hem bu işler senin bildiğin kadar basit mi?” diye sorarlar.

Dolayısıyla bence entelektüeller meseleleri anlamak bir yana, kendilerinden bile habersizler. “Tamam, sen böyle diyorsun, ama sen kimsin kardeşim, senin “ben” dediğin benlik bile acaba gerçekten var mı? Bir kere “sen kendin” gerçekten var mısın, yok musun?” desen çuvallayacak. Şuur bahisleri hakkında hiç bir şey bilmediği için hiç de şüphe etmediği kendi benliğinden bile habersiz, ama elbette bunun da farkında değil. Modern devirlerin yazarları, hem biraz mecburiyetten hem de bugünkü ilmin vüsati bir insanın öğrenme kapasitesini çok aştığından, yalnızca kendi uzmanlık alanına göre bir şeyler öğrenip onu konuşuyor. Meselâ bir fizik profesörünün ilâhiyat hakkındaki bilgisi okur yazar bile olmayan herhangi bir Bakkal Ahmet Efendi ile ayni seviyededir. Halbuki yalnızca kendi alanında uzman olan bir takım akademisyen veya entellektüeller, diğer branşlar hakkında da iki üç kitap karıştırarak bilgi sahibi olabileceklerini, yabancısı oldukları alanlar hakkında dahi konuşup hüküm verebilecekleri zannı içindedirler.

Entelektüeller, durmadan birilerinin yazdıkları kitapları okurlar, her şeyi öğrendik zannederler. Birilerinin fikirlerini öğrenmek ve nakletmek, o işin mahiyetini anlamak manasına gelmez. Bir işi iyi anlamak için o işi yapmak ve çok tecrübe kazanmak lâzım. Keşke ilim entellektüellerin sandığı kadar basit olsaydı. Entelektüel nedir yani? “Kendisi himmete muhtaç bir dede, nerde kaldı gayrıya himmet ede.”

Bu entelektüeller her işi basit zannettikleri için ben bu entelektüel takımından pek hoşlanmam. Meselâ adam çıkıyor ekrana tarihten, devletten ve medeniyetten bahsediyor. Devlet veya medeniyet bahsi konuşan adamın tarih filozofu olması lâzım. Adam ağzını açıyor, hiç tereddüt etmeden, “bu Cemiyet iyiye veya kötüye gidiyor” diyor. Halbuki “Bu senin tahsil ettiğin alanın dışında, bunu neye dayanarak tespit ediyorsun?” Bazı entelektüeller de kendi ideolojilerine göre, kendilerine uygun politikacılarla birlikte ahaliyi yönlendirmeye çalışıyorlar; ki bu artık budalalığı aşan, ihanete varan bir faaliyete dönüşüyor. Ben ilme de, felsefeye de, sanata da, ilâhiyata da, tasavvufa da çok saygı duyarım. Lakin kendi alanından başka hiç bir alanda ciddi bir vasfı bir müktesebâtı olmayan adamlar, entelektüel olarak her konuda konuşuyor. O yüzden entelektüel zümreden ve faaliyeletlerinden hoşlanmam. Yapacaksa, kabiliyeti varsa, adam gibi ilim yapsın da alim olsun; yahut filozof veya sanatkar olsun.

Herkesin her şey hakkında fikir beyan etmesi, biraz da içinde yaşadığımız şartların gereği. Parlamenter Demokrasilerde her kesten memleketi en iyi idare edecek partiyi seçmek için oy vermesi istendiğine göre herkesin her şey hakkında kara verme ve konuşma hakkı ve vasfı olduğu düşünülüyor. Şimdi insanlar kendilerini “küçük bir Tanrı” zannederek, “-biz her şeyi olduğu gibi -eksiksiz ve kusursuz olara müşahede edebiliriz, müşahede ettiğimiz her şeyi anlayabiliriz, anlayabildiğimiz her şeyi konuştuğumuz dil ile ifade edebiliriz, ve ifade ettiklerimizi de herkes anlayabilir” zannediyorlar. Bu kadar saflık da fazla.

Bir kere, sahip olduğun beşduyu organının hassasiyet kabiliyeti ve sınırları içindeki, yani yalnızca belli frekans aralığındaki, şeyleri müşahede edebilirsin. Müşahede ettiklerinin hepsini anlayamazsın, hatta gördüğün şeyleri dahi ekseriya farkedemezsin bile. Bazı şeyleri biraz anladın diyelim, bunları nasıl dile dökeceksin? Sıradan dilin ifade imkanları ile muğlak mefhumları nası ifade edebileceksin? Haydi anlattın diyelim, karşındaki adamın yeterli bilgilere sahip olması lâzım. Hakikaten Alim, filozof, sanatkar filan olmayan, sadece bir alanda “uzman”, “akademisyen”, “entellektüel” olan insanlar bu problemlerin farkında bile değil, zira bu problemleri bilmek için “şuur” bahsiyle uğraşmak lazım. Fakat ağzı olan konuşuyor.

Şuur (consciousness), yani insan benliği ve zihni melekeleri meselesi, bu zihni melekelere çok güvenen entellektüellerin sandığından çok daha mühimdir, hata ilim ve felsefenin en müşkil ve en mühim bahsidir, şuur ve intellect (mind, zihin) bahsi sıradan aydınların derinlik ve genişliğini asla idrak edemeyeceği genişlikte bir okyanus, bir “bahr-i bî-pâyân”dır. Yani ki, Yunus Emre'nin dediği gibi: “Sen sende iken menzil alınmaz/ Bahri olmadan gevher bulunmaz.”
“Intellect”in manasından yola çıkarsak bizdeki karşılığı “münevver” yerine “mütefekkir” olması lâzım değil mi?
Mütefekkir de olabilirdi. Neticede münevver de olsa mütefekkir de olsa adamın âlim ya da filozof olduğu anlamına gelmiyor. Sen feylesof değilsen kendi görüşünü kendin oluşturamazsın. Sanatkâr değilsen sanattan da anlamazsın. O bunu dedi, şu bunu dedi ile Fuzulî’nin tabiriyle “kıyl u kal” yaparsın. Adama “ peki sen ne diyorsun?” derler.

Hocam “intellect” ten bahsetmişken “ratio” ne oluyor?

“Ratio”, ölçü, oran, sebep, demek. Rasyonel ise, insan aklıyla ölçüp biçip düşünüp karar vermek demek. Meselâ Fransızların rasyonel bir felsefe geleneği vardır. Descartes, Leibnitz, Spinoza böyledir. Empirisizm ise bilginin tecrübeyle ölçerek, biçerek, müşahede ederek ve sınayarak öğrenildiğini düşünür. İngilizlerin felsefe geleneği daha empiriktir. Locke, Berkeley, David Hume gibi. Meselâ Locke’a göre doğduğu zaman insan zihni bir “tabula rasa”dır, henüz boyanmamış boş bir tablo gibidir tüm bilgiler duyularla müşahede edilerek öğrenilen “tecrübe”den gelmedir.
Bir entelektüelin yabancı dil bilmesi gerekir mi? Anadilinde yaptığı okumalar yeterli olur mu?
Bir kaç kitap karıştırmakla bir şeyleri anlamak mümkün değil. Hele Türkçenin sınırları içinde. Ecnebilerin kıymetli eserlerini tercüme ederken o kadar bozuyorlar ki aslıyla alâkasız hale geliyor. Sadece Türkçe yazılmış ve Türkçeye çevrilmiş kitaplarla dünyanın esaslı geniş ölçekli bir haritasını değil kabataslak bir krokisini çıkarmış olursun, ama dünyayı tanıyamazsın. Ortaçağlardaki dünya haritaları gibi olur. Uydudan yabancı kanallarda yayınlanan haberleri anlayamayıp, Türk televizyonlarında sana verdikleri haberlerle iktifa etmek gibi bir şey oluyor.

Türkiye’de münevver olabilmek için Osmanlıca bilmek gerekir deniyor. Böyle bir şey var mı? Bu şartı biz mi koyuyoruz?

Bu Türkçenin içinde, her ne kadar temizlik, sadeleştirme yapıldı ve “pek sâde suya tirit” gibi bir dil oldu ise de, hala pek çok Arapça ve Farsça kelimeler var. Bunları gerçek anlamlarını bilmeden kullanıyoruz. Bunların gerçek anlamlarını bilmek için Osmanlıca bilmek gerekiyor. Osmanlıca için de Arapça ve Farsça öğrenmen gerekiyor. Yani Türkçeyi tam öğrenmek için osmanlıca, onun için de öncelikle biraz Arapça ve Farsça öğreneceksin. Adam “kevn ü mekân” diyor meselâ. Kevn ne demek? Bugünkü Türkçede kullanmıyoruz. “Biz de böyle kelimeleri konuşmayız, olur biter” diyoruz ve halloluyor mesele (gülüşmeler). Senin bunu anlaman için Arapçada “kâne” fiilinden geldiğini vs. bilmen lâzım ki bu da uzun iş. Bu lisanı ahali de anlasın diye, Osmanlıca kelimeleri atıp yerine kendi uydurduğumuz ve İngilizceden, başka dillerden aldığımız kelimeleri koyalım dediler. “Tamam, bir kısmını uydurdun, bir kısmını da başka dillerden aldın. Ortaya bir enmûzec çıktı. Onun da bir mantığı yok. Semantik bakımdan sakatlıkları var.” Köksüz birtakım kelimelerle bir şeyler söylemeye çalışıyoruz, o da anlamsız bir gürültüye dönüşüyor. Yazılarımdan birinde semantikçi Hayakawa'nın bir sözünü nakletmiştim. “İnsanlar gürültü çıkarır, konuştuğunu zanneder.”Dolayısıyla entelektüellerin konuştukları da anlamsız. Aslında “anlamsız” lafı bile anlamsız. Ben bunun yerine “ma'nasız” demeyi tercih ederdim ama bazen mecbur oluyor insan işte.

Medresenin yanında mektebin çıkmasıyla aydının zuhur etmesi aynı devirlere rastlıyor. Siz de bir kitabınızda mekteplerin statükoyu muhafaza ettiğini yazmıştınız. Formel eğitim entelektüel mi yetiştiriyor?

Mektepler, cemiyetin veya devletin istediği gibi bir “insan tipi” yetiştirmeye yönelik eğitim verir. Mektepte basit bir dil ile ve mektep klişelerine dönüştürülerek basitleştirilmiş bilgiler verilir: O devirdeki geçerli paradigma neyse o öğretilir. Orta öğretimde öğrendiği basit bilgilerin üzerine, ileride biraz daha koyarak üniversitede uzmanlaşıyor, bir alanda uzman bir entelektüel oluyor, o kadar.

Hocam 1996’da bir yazınızda enformasyon bombardımanından bahsetmişsiniz. İnternetin bir sahne olduğunu, mesaj yazabilen herkesin bu sahnede yer alacağını anlatmışsınız. Nitekim öyle oldu. 
Teknolojik gelişmelerle ve enformasyon bombardımanıyla entelektüelin anlamı da zamanla değişecek mi?

Yani şimdi, “İnsanların geleceği hakkında tarih felsefesi yapmamı” mı istiyorsun? En fazla 30-40 yıl içinde kıyametin kopacağını düşünüyorum. Bu, bir göktaşının çarparak dünyayı tuz buz edeceği, bir virüs yayıldı şeklinde bir felâket senaryosu değil. 'Bu ilmî ve tıbbî gelişmeler sebebiyle insanlar normal insan olmaktan çıkacaklar, artık dünyada bugün bildiğimiz şimdiki haliyle normal insan zaten kalmayacak' demek istiyorum. Meselâ benim dişlerim implant. Bacağı kopan adama da robot bacak takıyorlar. Şimdi bile bazı hastaların beynine “bilgisayar çipi” de takıyorlar. Yaşama kalitesini yükseltiyor diye her türlü teknolojik imkândan faydalanıyoruz. Genetiği ile de oynanıyor insanların. Yani, İnsanların (giderek insana pek de benzemeyen) başka bir yaratığa dönüşecek olmasına ben “kıyamet” diyorum. Bu zamanda âlim, filozof dediğimiz adamlar bile insanların problemlerini çözmekte yetersiz kalıyor. Bu gidişatta entelektüelin rolü nedir? Ne olacak? Hiçbir şey.

Enformasyon imkânlarının artmasıyla literatürü taramak iyi bir şey midir?

Bunu yaparken tabii seçici olmak lâzım. Seçerken de neyi, nasıl seçeceğiz? Şimdi senin telefonuna durmadan mesaj geliyor. Facebook’tan, Instagram’dan vs.den. Bunların hepsiyle ilgilenmek başa çıkmak mümkün değil. Üstelik bunların %99’u tamamen saçma, lüzumsuz ve yanlış. Sen bunu nasıl ayırt edeceksin? Sunî zekâ geliştirilebilirse, ve beynine bir çip bağlanırsa, o senin yerine seçer ama o zaman da, “sen” ortadan kalkarsın: artık bir ferd-i vahid olamazsın.

Biraz da entelektüel isimlerden söz edelim. Cemil Meriç entelektüel miydi sizce?

Entelektüeldi tabii. Mütefekkir de sayabilirsin. Hatta çok büyük adam sayanlar bile var. Ben onun yazdıklarını önemsiz kitaplar sayarak kitaplarını okumadım ama bazıları aşırı derecede hayrandır Cemil Meriç’e.

Ya Ahmed Cevdet Paşa?

O bir “âlim” idi. Birçok alanda bilgisi olan, medrese tipi yetişmiş bir adamdı. Aynı zamanda iyi bir hukukçu ve tarihçiydi.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.