19 Mart 2015 Perşembe

Kaplumbağa Terbiyecisi: “Velhâsıl o rüyâ duruyor yerli yerinde!”*




(Bu yazı Siyah Sanat Dergisi'nde (Mart 2015, S.7, s.44-48) neşredilmiştir.)
Yazıyı PDF formatında okumak için buraya tıklayınız.


Ein Bild sagt mehr als 1000 Worte


(Bir resim bin sözcükten daha fazlasını söyler)


Sanat eserleri, beşerî bir gayretin neticesi olması hasebiyle, sunîdir ve her sunî olan gibi o da tarihîdir. Tarihî olan her şey gibi o da imal edildiği devre hâkim olan telâkkinin, ne derecede olursa olsun, bir tezahürüdür. Bu sebepten dolayı sanat eserlerinin doğru yorumlanabilmesi için, eserlerin imal edildiği devir; umumî ve hususî şartlarının yanında devrin hâkim telakkisiyle birlikte öğrenilmelidir. Sanat eserlerinin gerçeğe en yakın şekilde yorumlanabilmesi ancak bu usulün icrası ile mümkündür. Yazımızın çıkış noktasını teşkil eden“Kaplumbağalar ve Adam” adlı resim hakkında bugüne kadar pek çok makale, yazı ve kitap neşredilmiştir. Biz, bu yazımızda, mezkûr resim hakkında bugüne kadar yapılmış olan yorumları tekrarlamak yerine, resim hakkında, alternatif bir yorum arz etmeye çalışacağız. Hemen belirtmek isteriz ki; yazı boyunca okuyacağınız yorumların, resmin hakikî mânâsını tespit ve/veya ifşa etmek gibi bir iddiası yoktur. Yorumlarımız“Kaplumbağalar ve Adam” adlı resim ve bu resmin ana figürü olan Kaplumbağa Terbiyecisi üzerinden bir dönemi anlatma çabasından ibarettir. Pek muhterem okuyucularımızdan yorumlarımızın bu hüviyetini, yazı boyunca, hatır-ı şeriflerinden çıkartmamalarını rica ederiz. Yorumlarımızı arz etmeden evvel “Kaplumbağalar ve Adam” adlı eser ve bu eserin ressamı Osman Hamdi Bey’in hayatı hakkında gerekli gördüğümüz bazı bilgileri sizlerle paylaşmamızın, konunun daha iyi anlaşılabilmesi adına, yararlı olacağı kanaatindeyiz.[1] Osman Hamdi Bey’in fikriyatı, 1857 senesinde Hukuk tahsili için, devlet tarafından, gönderildiği Paris’te şekillendi. Osman Hamdi Bey bir yandan hukuk tahsiline çalışırken diğer yandan da Paris Ulusal Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda (École Nationale Superieure des Beaux Arts) ressamlık tahsiline başladı. Bu okulun öne çıkan vasıflarından birisi; 17.yy.’dan itibaren, Avrupa resim sanatındaki figürlü kompozisyon ve portre çalışmalarının önemli bir merkezi oluşudur. Osman Hamdi Bey’in,  Osmanlı resim sanatında ilk figürlü kompozisyon çalışmalarının sahibi olması, bu bilgi dâhilinde, pek de şaşılacak bir keyfiyet arz etmemektedir. Bu üslup üzere resimler çizen oryantalist ressam Gérôme’dan ders alan Osman Hamdi Bey, hocasının iyi bir takipçisi olmuştur. Osman Hamdi Bey bütün bu birikimi en iyi şekilde değerlendirmiş ve kendi zamanının “dönem resmi” yapabilen ilk ressamı olmuştur. Hemen belirtmek isteriz ki; Osman Hamdi Bey’in resmettiği dönem; içinde bulunduğu bir dönemden ziyade içinde bulunmak istediği, hayalî bir dönemdir. Onun resimleri; rüyasını gördüğü, bıkmadan usanmadan hayalîni kurduğu, vuslatına muntazır olduğu bir devrin hasreti ile oluşturulmuştur. Oryantalizmin reddedilemez tesiriyle kurguladığı bu hayalî dönem, onun için, adeta bir sığınak vazifesi görmüştür. Bu bahsin ironi arz eden keyfiyeti; Kaplumbağa Terbiyecisi’nin iltica etmek istediği rüyanın, hayalîn, az ya da çok, kaçtığı devrin tesirinde kurgulanmış bir hayal, bir rüya olmasından ileri gelmektedir ki bu durumun neticesi olarak bir kişilik çatışmasının zuhur ettiği söylenebilir. Osman Hamdi Bey’in“Kaplumbağalar ve Adam” veya daha çok bilinen, gayr-ı resmî ismi ile “Kaplumbağa Terbiyecisi” adlı eserinin ana figürü üzerinden resmettiği, ki bu figür aslında kendisidir, bu ironik hâl toplumumuzun 250-300 senedir maruz kaldığı dış tesirin iliklerimize hatta rüyalarımıza ve hayallerimize dahi sirayet ettiğinin en kesif göstergesidir. İlk defa 1 Mayıs 1906 tarihinden Fransız Sanatkârlar Cemiyeti (Société des Artistes Français) tarafından Paris Grand Palais’de tertip edilen bir sergide L’homme aux Tortue (Kaplumbağa ve Adam) ismiyle sergilenen mezkûr eser Osman Hamdi Bey’in en önemli eserleri meyânında zikredilir. 1869’da Fransızların meşhûr dergilerinden  Le Tour du Monde’de, L. Crépon imzasıyla neşredilen Charmeur de Tortues (Kaplumbağa Terbiyecisi[2]) adlı bir gravürden ilham alınarak vücuda getirilmiştir. Hemen belirtmek isteriz ki aslı itibariyle Crépon’un Charmeur de Tortues adlı eseri de  yine bir esinlenmenin mahsulüdür. Le Tour du Monde adlı dergide  Aimé Humbert imzası ile neşredilen Le Japon başlıklı gezi yazısından esinlenerek oluşturulan bu gravür yine bu yazı ile neşredilmiştir.[3] Mezkûr yazıda Japonların Meji dönemine atıflar yapılmaktadır ki mezkûr dönem, Japonların, kadim kültürleriyle Batı modernitesini harmanlayarak giriştikleri teceddüt (tagayyür değil tam mânâsıyla teceddüt) hareketinin başladığı dönem olarak bilinir ve günümüz Japon toplumunun temelleri bu dönemde atılmış olması hasebiyle de son derece önemlidir. [4] 

Osman Hamdi Bey’in resmettiği kaplumbağa terbiyecisi;“şirâze-i nizâm-ı devletin münhâl ve ahvâl-i mülk û milletin muhtel” olduğu bir devrin insanıdır. Onun yaşadığı devir; “kadim”in “eski”ye kalb edildiği, adetlerin atalet aşılamakla tahkir edildiği, Batı mukallitçiliğinin modalandığı, İslâm’ın devlete pâ-bend-i terakki“ sayıldığı, bütün bunların yanında, derin ve mütefelsifane düşünen zevatın da meydandan, yavaş yavaş, çekilmeye başladığı bir devirdir. Devrin bütün bu vasıfları, Osmanlı dünyasında yaşanmakta olan tagayyür/gayrileşme sürecinin hızlanmasına sebebiyet vermiştir. Tuna nehri misali önüne çıkan her şeyi kendine rapteden bu süreç, kendine muhalefet veya mukavemet edenleri hayatın dışına savurmakta, başka bir deyişle hayattan tecrit etmekteydi. Kaplumbağa terbiyecimizin de kaplumbağalarıyla, yani öğrencileriyle, Bursa Yeşil Cami’nin dört duvarı arasında münzevî bir hayatı tercih etmesi işte bu zarurî hâlin tabiî bir neticesidir.

Merhum Durmuş Hocaoğlu’nun “ihyâ-yı nizâmdan ilgâ-yı nizâma doğru ilerleyen bir süreç” şeklinde ifade ettiği bu hâlin, kaplumbağa terbiyecisindeki yansıması, onun, öğrenilmiş çaresizlik (learned helplesness) sendromuna duçar olmasıdır. Kaplumbağa terbiyecimizin çaresizlik ve bıkkınlık dolu çehresi, hazin bakışları, üflemekten vazgeçtiği “eski” nâyı ve en önemlisi kullanmaktan vazgeçtiği nevbesi onun içinde bulunduğu hâli serahaten beyan etmektedir. Mezkur resmi yorumlayan pek çok zevât –hatta hepsi- Kaplumbağa Terbiyecisi’nin sırtında asılı bulunan nevbeyi, yanlış bir şekilde, küşkül-ü fukara olarak tanımlanmıştır ki Türk musikîsinin kadim sazlarından biri olan nevbe ile keşkül-ü fukaranın karıştırılması, günümüz insanının, kendi kültürüne ne kadar yabancılaştığının önemli bir göstergesidir. Kaplumbağa Terbiyecisi, kendisine ebediyet bahşedecek bir ânı beklemekte daha da açık ifade edilecek olursa; bu dünyada vakit geçirmektedir. Ama şu halde dahi, bütün ahval ve şeraite rağmen, hayalini kurduğu bir gelecek rüyasının gerçekleşmesini, ümitsizce beklemektedir. Kaplumbağa terbiyecimizin hemen üzerindeki, çiniden mamul, alınlıkta görülen “Kalplerin şifası sevgiliye kavuşmaktır” (Şifâ’ul-kulûb li-kail-mahbûb) hadis-i Nebevîsi de yukarıda bahsedilen vuslat hasretinin ifadesi olarak yorumlanabilir.
Lâle devrinin şatafatlı şenliklerinde, kabuklarının üzerinde taşıdıkları mumlarla, arz-ı endam eden kaplumbağalar artık “eskimiş”,  tıpkı terbiyecileri gibi demode olmuş, hayatın dışına atılmışlardır. Bir zamanlar hayatın tam içinde (in vivo) olan kaplumbağalar ve terbiyecileri, artık, hayattan kopuk bir yaşam sürmektedirler ve onları birleştiren de, tıpkı onlar gibi, hayatın dışına atılan veya atılmaya çalışılan bir mekândır.[5] Osman Hamdi Bey’in bu resminde kolaylıkla görülebilen yer yer kırılmış ve dökülmüş çiniler, duvarlardaki örümcek ağları, dökülmüş duvar boyaları; bu mekânın, eskiliğinin, köhneliğinin daha güncel bir ifade ile demode oluşunun nişanesi durumundadır. Aslında kaplumbağa terbiyecisi, yani ressamın ta kendisi, son sığınak olarak iltica ettiği bu mekândan da pek hoşnut değildir. Şartların kendisini mahpus ettiği mekânın, hatta kendisine refik seçtiği kaplumbağaların dahi, onun gözünde pek de bir kıymeti yoktur. İşte tam da bu sebepten dolayı, O, nazarını, içinde bulunmak isteyip de bulunamadığı dış dünyaya çevirmiştir. Burada mükerreren beyan etmekte fayda var; kaplumbağa terbiyecimizin içinde bulunmayı arzuladığı dünya, hal-i hazırda bulunan/aktüel dünyadan ziyade hasretini çektiği, rüyasını gördüğü, gerçekliliği olmayan hayaller dünyasıdır ve bu dünya, ne yazık ki, oryantalizmin tesiri altında oluşturulmuştur. O, Yeşil Cami dâhilinde yarattığı kişisel mekânda (personal space) kendisini güvende hissetmektedir ve bu durum O’nun dış dünyaya açılmasını, daha doğru ifade edilecek olursa atılmasını, engellemektedir. Sürecin başında iradî olarak kendisini mekânda mahpus eden terbiyecimiz ilerleyen zamanlarda, gayr-ı iradî olarak, zamanda da mahpus olmuştur ki bu mahpusluk hepsinden daha yıkıcı neticeleri haizdir. Terbiyecimizin zamanda mahpus olmasının sebebi; onun, yukarıda da zikredildiği üzere tagayyür/gayrileşme sürecine karşı takındığı ve bugün “muhafazakâr” veya “tutucu” olarak tanımlanabilecek tutumudur. O, tagayyür süreci karşısında elinde bulunan her şeyi, eleme yapmaksızın, kayıtsız ve şartsız olarak, muhafaza ve müdafaa etmek ile sürece karşı “muhafazakar” bir tutum geliştirirken aslında kendisini zamana ve mekâna hapsetmiş olur. Bu yıkıcı süreç karşısında sadece var olanı muhafaza etmek için takınılan bu tutumun, kaplumbağa terbiyecisinin iç dünyasında büyük bir buhrana sebep olduğunu da unutmamak gerekir. Yukarda arz edilmeye çalışılan tutumun açtığı en büyük yara kişilik çatallaşması ve gerçeğin yerini hayale bırakmasıdır. Burada hemen ifade etmek isteriz ki her hayal bir gerçeklik üzerinde inşa edilir. Eğer bu durumun aksi vaki olursa, o, hayal değil bir ütopya hüviyeti taşır ve bu ütopyaya gereğinden fazla bağlanmak, zamanla, gerçeklik hissinin kaybolması ile insanı şizofreniye dahi götürebilir.
Resimde yabancılaşmaya verilecek başka bir örnek ise kaplumbağa terbiyecisinin başına taktığı arakiye[6] üzerine dolama tipindeki serpuştur. Malum olduğu üzere; fes ve örfî dışındaki bütün serpuşlar, 1829 senesinde, yasaklanmıştı ki, bu bilgi dahilinde, Kaplumbağa Terbiyecisi’nin içinde bulunduğu keyfiyeti, kısaca, anakronizm (Anachronism) olarak tanımlamak mümkündür. Zamanın icaplarını reddederek var olma savaşına giren kaplumbağa terbiyecisi bu suretle kendisini devre yabancılaştırmaktadır. Hulasa edilecek olursa gerek tagayyür sürecine boyun eğenler, gerek bu sürece karşı koyanlar evvela kendilerine, sâniyen topluma ve en nihâyetinde de devre/döneme, öyle ya da böyle ama kat’i sûretle, yabancılaşmaktadır. Bu durumda kaplumbağa terbiyecisinin elinde, zihninde var gücüyle yaşayan bir gelecek rüyasından başka, hiçbir şey kalmamaktadır ki bu rüyanın da ne derecede kendi tarihîne bağlı olduğu başka bir tartışma konusudur. Beri yandan devri mamur etme iddiası taşıyan zevâtın, devrin bir cihetini mamur diğer cihetini ise harâb ettiklerini de unutmamak lazımdır: “Çokları geldi bu cihan ilini ta’mir etmeye / Bir yanın ma’mur eylerken bir yanın kılar harâb”
Artık şu hakikati serahaten beyân etmekte fayda var; günümüz insanının ruh hâli ve gerçek dünyaya karşı takındığı tavır, Kaplumbağa Terbiyecisi’ninkinden pek de farklı değildir. O,“Kendi gök kubbesini”, Yeşil Cami’nin kubbeleri derekesine indirmesine rağmen, hâlinden razı olmayıp, tamamen kendine has olmasa dahi bir rüyâya sahipti; günümüzde dahi “yerli yerinde duran bir rüyâ!” Peki ya bizim rüyamız?  




[1] Osman Hamdi Bey ve eserleri hakkında daha fazla bilgi için bknz: Mustafa Cezar, Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, İş Bankası Yayınları, İstanbul 1971
[2] Motomot bir çeviri yapılacak olursa: Kaplumbağa Sihirbazı
[3] Le Japon adlı makalede Charmeur de Tortues adlı gravürün kullanıldığı sayfa için bknz: Aimé Humbert, “Le Japon”, Le Tour Du Monde, No: XIX (Premier Semestre 1860),  s.402

[4] Kaplumbağa Terbiyecisi ve Meji dönemi arasındaki ilişki hakkında daha detaylı bilgi için bknz: Wendy M. K. Shaw, Ottoman Painting: Reflections of Western Art from the Ottoman Empire to the Turkish Republic, I.B. Tauris, London 2011, s.72-73

[5] Bu satırları okuyan bazı okuyucularımız bu yorumu temelsiz ve/veya zorlama olarak kabul edebilirler. Bu görüşe sahip olan zevât, 1800’lü yıllarda, özellikle ikinci yarısından itibaren, neşredilen mecmua ve gazetelere şöyle bir göz gezdirdiklerinde ortaya atılan bu iddianın hiç de temelsiz ve/veya zorlama bir iddia olmadığını göreceklerdir. Zirâ Kaplumbağa Terbiyecisi adlı resmin ilk sergilenişinden sadece 31 sene sonra, T.B.M.M. tarafından kabul edilen Laiklik ilkesi ile, bu durum, resmî bir hüviyet de kazanmıştır.  
[6] Yünden ve ya pamuktan mâmül bir çeşit takke.