7 Mart 2015 Cumartesi

"Akıllı Türk Makul Tarih"*

(Bu yazı Ayraç Dergisi'nde (Sayı:65, Mart 2015, s.40-44) neşredilmiştir. Yazının dergideki neşrinde dipnotlar bulunmamaktadır.)
Yazıyı PDF formatında okumak için buraya tıklayınız.

            İnsanoğlu yeryüzünde bilme ve idrak melekelerine sahip, mevcut bilgileri ile bilinmeyeni bilinir hâle getirebilen ve kendine has bir anlam/değer dünyası inşa etmeye muktedir olan yegâne varlıktır. Genel olarak bilginin üç kaynağından söz edilir ki bunlar duyu, akıl ve sezgidir (Intuition, Hads). Burada hemen belirtmek isteriz ki sezginin, bilgi kaynağı olup olmadığı kesin bir şekilde kabul edilmiş olmamakla birlikte, varlığı hiçbir zaman reddedilmiş değildir. Yukarıda zikredilen üç bilgi kaynağından ikisi olan duyu ve sezgi esase, bilginin (Knowledge) değil bilgiyi hâsıl eden uyarıcı etkinin (Information, Münebbih) kaynağıdır. Şu hususta denilebilir ki bizim bugün bilgi dediğimiz kavramın kapsadığı her şey yukarıda bahsedilen enformasyonlar sonucunda beyin tarafından imâl edilmiştir ve bu sebepten dolayı izafîdir çünkü makûlât âlemi, rational (=aklî) varlık alanıdır. İnsan müdrikesi dışında hakikî (kendinde) bir varlık’ı (mevcûdiyeti) yoktur; bir objektif realitesi mevcut değildir; tamamiyle sübjektif bir varlık alanıdır[i] Zira enformasyonların evvela izlenim (Impression) sâniyen duyumlama (Sensation) merhalelerinden geçerek beyinde bütün bu enformasyonun birleştirilmesi (Integration) ve nihayetinde yek vücut hâline getirilen enformasyondan bilginin hâsıl edilmesi ya da enformasyonun işlenmesi (Information Process), her ne kadar nörolojik bir süreç ise de bu süreçte beynin rehberi, sahibinin müntesibi bulunduğu anlam/değer dünyasının ta kendisidir. Daha da açık ifade edilecek olursa insanoğlunun sahip olduğu bütün bilgiler değiş(tiril)miş (Transformative) bir keyfiyet arz etmektedir. Bu değişimin en güçlü etkeni insanın anlam dünyasıdır ve o dünyayı inşa eden de bir milletin tarihî tecrübesidir ki her millet tarihî tecrübelerini gerekli görüldüğü takdirde tekrardan yorumlar ve bu suretle yeni bir anlam dünyası inşa eder.
Yukarıda bahsedilen anlam/değer dünyasını mimarî bir esere benzeterek soralım; bu binada devşirme malzeme kullanılırsa akıbet ne olur? Bu soruya cevap vermek son derece güçtür. Zira bu sualin kâmilen cevaplanabilmesi için binlerce belki on binlerce farklı değişkenin tespit edilmesi, sonrasında da bu değişkenlerin her bir kombinasyonu için farklı senaryolar üretmek gerekir. Fakat biz burada gayemize uygun bir senaryo yazıp, bu senaryo üzerinden konuyu ele almaya çalışalım. Şimdi basedilen eserin mimarını işinin ehli ve kudret sahibi olarak düşünelim. Şu hâlde mimarımızın ihtiyaç duyduğu kadar devşirme malzeme kullanmasında hiçbir sıkıntının bulunmadığı açık bir şekilde söylenebilir. Tıpkı Mimar Sinan’ın Süleymaniye Câmi’nde kullandığı Bizans bakîyesi sütunlar gibi usta mimarımız tarafından kullanılan devşirme malzemeler de mimar tarafından oluşturulan ahenk içinde yok olup gidecek, tabiri caizse, Newton’ın renk çarkında olduğu gibi kendi renginden geçerek tek bir renk içinde eriyip gidecektir. Peki ya tersi olursa? Hatta durumu biraz daha vahim bir hâle büründürerek soralım; ya bizden olmayan/yabancı bir mimar bu imar işine memur edilirse? İşte o zaman bu işe memur edilen mimar, kendi anlam dünyasının tesiriyle bizden olmayan/yabancı bir eser ortaya koyacaktır ki bu durumda devşirme malzeme kavramı ters yüz olacaktır yani yabancı olan yerli, yerli olan ise yabancı durumuna gelecektir. Yabancı mimarımız ve/veya mimarımızın ortaya koyduğu eser , toplumun bir kısmını, eserde uygulanan tarzın harikuladeliğine ikna ederek bizlerin de artık bu tarz eserler inşa etmesi gerektiğini telkin yoluyla kabul ettirecektir. Mimar tarafından ikna edilen zevât, zaman içerisinde, kendi tarihinden ve o tarihin oluşturduğu anlam dünyasından uzaklaşarak bu mimarî tarzın benimsenmesi gerektiğini savunacak hatta bu hususta cebr dahi kullanabilecektir yani tagayyür/gayrîleşme süreci için ilk tahrik icra edilmiş olacaktır. Bu hücuma muhatap olanlardan bazıları elde bulunanı muhafaza etmeyi tek çare olarak kabul edecek ve aralarından çıkan bazıları bütün ömürlerini, tabiri caizse, Renan Müdafaanâmesi yazmakla geçirecektir. Diğer bir kesim kendi köşesine çekilerek kendini zamana ve mekâna mahpus edecek ve bir diğer kesim ise yabancıya kayıtsız -şartsız saldıracak ve bu icraâtı da “bi’l-misl mukabele” (Retorsion) düsturunun rehberliğinde gerçekleştirecektir ki bu hâl de kendi misalinin kaybolmasıyla nihayet bulacaktır.[ii] Birkaç istisna hariçte tutulduğu vakit denilebilir ki yaklaşık 300-350 seneden beri toplumumuzun yaşadığı krizler yukarıda anlatılmaya çalışılan durumdan kaynaklanmaktadır: Hayatını başkalarının anlam dünyalarına göre şekillendirme ve/veya konumlandırma. Yukarıda ki örneğimizde unutulmaması gereken husus, mimarî eserlerin fikrin maddeye tecessümünden ortaya çıktığı ve bu suretle de her mimarî eserin bir fikre hassaten de o fikri vücuda getiren anlam dünyasına işaret ettiğidir. İhsan Fazlıoğlu, Akıllı Türk Makul Tarih adlı eserinde bizim yukarıda mimarî metafor üzerinden anlatmaya çalıştığımız çalıştığımız hâlin tespit ve tahlilini yaparak, bu hâlin, günümüzdeki yansımalarını ve bu hâlden bizleri kurtarmasını ümit ettiği reçeteyi sunmaktadır.
            Kitabın omurgasını oluşturan üç adet sorudan bahsedilebilir ki bunlar: 1) “Biz kimdik?”, 2) “Biz Kimiz?”, 3) “Biz nasıl olmayız?” Müellife  göre bu üç sorunun da cevabı tarihî tecrübemizin tespiti ve tahlili ile mümkündür yani “biz kimdik?” sualine cevap verilmeden diğer iki sualin cevaplarının verilmesi mümkün değildir. Zann-ı galibimize göre buradaki “Biz kimdik?” sualinden murad edilen mânâ; ceddimizin anlam dünyalarını anlamak hatta idrak etmek ve bu sayede tarihi; bir kavrayış, ilim hâline getirebilmektedir. Buradaki ilim kelimesinde amelin de mündemiç olduğu unutulmaz ise kastımızın daha iyi anlaşılacağını ümit ederiz.[iii] Zira müellifin, eserde sıkça vurguladığı üzere “kavramlar mensubu bulunduğu teoriye göre anlam kazanır” ve her teori/nazariyat da bir anlam dünyası içerisinde ve pek tabiî olarak onun tesiriyle inşa edilir. Şu hâlde Türklerin tarihî tecrübelerini doğru bir şekilde tahlil edebilmek için evvela onların anlam dünyalarının tespit ve tahlil edilmesi gerekmektedir ki müellif bu hususa eserin birçok yerinde vurgu yapmaktadır. Bu sürecin başında “Türk” kavramına verilen mânâ son derece önemlidir. Müellif, Türk’ün bir kavim isminden ibâret görülemeyeceğini, Türklüğün bir kavram olduğunu ve İslâm-Türk Medeniyeti’ne mensup bulunan kişilerin işaret edildiğini belirtmektedir. Bu hususta Batı’nın Türk algısını anlatmak için Papa II.Baschalis’ten naklettiği “Müslümanlar eşittir Türkler” (s.57) hükmü de göz önünde bulundurulduğunda, müellifin Türklük kavramına yüklediği mânâ son derece kilit bir rol oynamaktadır. Müellif ayrıca kendisini Türk olarak tanımlayan kişileri,“Medeniyet mensûbiyeti olan, tarih bilincinin eşlik ettiği medenî Türkler ile yalnızca siyasî âidiyeti bulunan, yaşama çıkarının eşlik ettiği bedevî Türkler”(s.34) olarak ikiye ayırmaktadır ki aynı sayfanın devamında “Türk olmak bir his değil bir bilinç, bir duygu değil bir bilgi sorunudur” diyerek Türk kavramından muradını son derece açık bir şekilde dile getirmektedir.
Peki tarih nedir ve ne işe yarar? Müellif, bu sualin hulasa edilmiş bir cevabını eserinin ilk bölümünün başlığı ile vermektedir: “Tarih Hem İbrettir Hem Kuvvet” yani ibret alıp gelecekteki hatalardan sakındırdığı gibi gelecekteki icraatlara da kuvvet sağlar. Bu başlık ve yazı üzerinden bir teşbihte bulunulacak olursa müellif tarihî tecrübelerimizi, Arşimet noktası (Archimedes Point) olarak kabul etmekle birlikte aynı zamanda da mizanımız olarak görmektedir. Fakat burada tekrardan belirtmek isteriz ki müellifin bahsettiği özelliklere sahip olan tarih, anlam dünyasıyla birlikte bilinen tarihtir; yoksa yabancı bir gözle bakılan, okunan ve bu sebepten dolayı ya hiç anlaşılamayan ya da yanlış anlaşılan tarih değil... Zaten müellifin sıklıkla vurguladığı hususların bir tanesi Türk tarihinin yanlış bir gözle ve/veya gözden anlaşılmaya çalışılmasıdır. Müellif, Türk tarihi hakkında yapılan çalışmalarda, kavramların zaman içerisindeki değişiminin göz ardı edildiğinden de sıklıkla yakınmaktadır. Bu hususta Türk tarihinin, Türkler nazarında itibarsızlaştırılması ve bu suretle Türklerin kendileri hakkında “Biz ne idik ki ne olacağız?”hükmünü vermeleri ve bu hükmü benimsemeleri, müellif tarafından, Anglo-Amerikan zihniyetin en büyük gâyelerinden biri olarak yorumlanmaktadır ki özellikle “Türk Tarihini Yenmek” (s.31-34) başlıklı yazıda konu hakkında son derece önemli bilgi ve fikirler okuyucuyla paylaşılmaktadır. Müellifin eserin birkaç yerinde Postel’den naklettiği “Türkler önce ikna edilmeli, direnirlerse icbâr edilmeli, karşı çıkarlarsa imhâ edilmelidir” sözündeki “ikna”usulünün Türk tarihinin Anglo-Amerikan zihniyetin gâyesine uygun bir şekle dönüştürülmesi ile icra edildiği eserde vurgulanan bir başka husustur ki bu icraat neticesinde Türk için tarih, ibret alınabilecek, kuvvet hâsıl edilecek özelliklerinden ziyâde utanılacak, hor görülecek hatta ve hatta yok sayılmak istenecek bir hüviyete bürünmektedir: “Bir göz ki onun olmaya ibret nazarında / Ol düşmanıdır sâhibinin baş üzerine” Hâl böyle olunca da Türk’ün, bugünü anlayıp gelecek hakkında gerçekçi ve işe yarar bir gelecek projesi üretmesi de imkânsızlaşmaktadır.
            Müellifin sıklıkla yakındaığı başka bir husus ise bazı Türk aydınlarının ve münevverlerinin, Türklerin binlerce yıllık tarihî tecrübelerinden habersiz ve bu topluma yabancı olmalarıdır. Mezkûr aydın tipinin Türklere söyleyeceği hiçbir sözün bulunamayacağını iddia eden müellif, bu tip aydınları “göçebe aydın” olarak tanımlamaktadır. Yerli olmayanın bu topraklarda yaşayan insanlar için hiç bir fikir üretemeyeceğini, onlardan sadır olan sözlerin yersiz olacağını ve tabiî olarak yer etmeyeceğini iddia etmektedir. Bu eleştirilerinde belli bir kesimi hedef almayan müellif son yıllarda tekrardan gündeme gelen “İslâmcılık” hareketine ve bu hareketin müntesipleri hakkında da son derece önemli tenkitlerde bulunmaktadır. Müellif “Mısdâkı Olmayan İslâmcılık”adlı bölümde (s.93-97) Türkiye’de dinî hassasiyeti bulunan  bütün kesimlerin bir bakış açısının bulunmadığını iddia ederek bu tür kesimlerde bilgi eksikliğinin yanı sıra ahlâkî tavrın da zaman zaman bozuk bir keyfiyet arz ettiğini son derece açık bir şekilde vurgulamaktadır. Bu yazıda müellifin naklettiği bir hâtırası vardır ki toplumumuzun genelinde görülen cehaletin hatta hadsizliğin kesif bir temsili olması hasebiyle son derece önemlidir. Bu hâtıra akla Sayyâdîzâde’nin şu sözlerini getirmektedir: “…tarîk-i akl ise Müslim ile gayr-ı Müslim için birdir, ehl-i şark ve garb için müsavidir.”[iv] Günümüzde dinî, Kur’anî v.b. fistanlara bürüdüğümüz cehâletin, toplumumuzun büyük bir kısmı tarafından nasıl kabul, hatta hüsn-i kabul, gördüğü ise en azından bu satırların sahibi için son derece önemli bir sorudur. Toplumumuza, aydın olarak takdim edilen kişilerin birçoğunda kolaylıkla görüle bilen malûmat, bilgi, düşünce (Tefekkür ve teemmül) eksikliğinin ve bu keyfiyete bağlı olarak husule gelen âlim sıkıntısının giderilmesi için müellifin yönelttiği“Biz kimiz?” sorusunun bir an evvel ama aceleye getirilmeden cevaplandırılmasının lâzımdan öte elzem olduğu aşikârdır. Bu soruya verilecek yanlış cevap veya cevaplar müellifin “Türklerin Manevî ve Fikrî Soykırımı” (s.64-67) başlıklı yazısında Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa ve Abdullah Cevdet üzerinden anlattığı ve günümüzde dahi karşılığı bulunan akıl almaz zihniyetin devam etmesinden hatta belki de güçlenmesinden, kök salmasından başka hiçbir işe yaramayacaktır. Artık günümüzü tarihî tecrübelerimizle birlikte anlayacak hatta idrak edecek ve bu suretle de geleceği inşa edebilecek âlimleri yetiştirmek zorunda olduğumuzu kabul etmek zorundayız. Aksi takdirde Akif’in de dediği gibi:İstikbâlinizden korkulur pek korkulur 
Eserin pek çok yerinde bilginin, tahakküm vasıtası/enstrümanı hâline getirildiği vurgulanmaktadır. Eserde, tarihin ve bilginin tahakküm vasıtası olarak kullanılması hakkında daha fazla bilgi verilmemesi eser adına bir kusur sayılabilir. Lâkin bu durum, eserin kısa sayılabilecek dergi yazılarından müteşekkil olması göz önünde bulundurulduğunda kabul edilebilir olmaktadır. Yine de bilginin tahakküm vasıtası hâline getirilmesi meselesinin pîri sayılan Descartes ve Hobbes ikilisi hakkında daha fazla bilginin verilmesi okuyucunun konuyu daha iyi anlayabilmesi açısından faydalı olacaktır. Ayrıca müellifin üzerine basa basa tekrar ettiği “Anglo-Amerikan zihniyeti” tabiri hakkında hiç olmazsa bir dipnotta bu zihniyetin tarihçesi ve kısa bir açıklamasının bulunması, yazıların ve tabiî olarak da yazarın daha iyi anlaşılabilmesi adına son derece yerinde bir hamle olacağı kanısındayız. Ayrıca eserde yer yer Anglo-Amerikan-Yahudî tanımı da kullanılmaktadır ki bu tanımın Anglo-Amerikan tanımından ne gibi durumlarda ayrıştığı, ayrışmadığı ve bu iki farklı kavramın kullanılmasındaki nedenler konusunda da en azından bir dipnotta kısa bir açıklamanın bulunması yararlı olacaktır. Tekrara düşme pahasına eserin gâyesi ve hacmi düşünüldüğünde bu eksiklerin tabiî karşılanabileceğini belirtmek isteriz.
Eserde dipnot kullanımının hangi gâyeye mebnî olduğu tarafımızca pek anlaşılamamıştır. Zira eserdeki yazıların künyesi hariçte tutulursa sadece bir dipnotta İhsan Fazlıoğlu’na ait olmayan iki farklı esere atıf yapılmıştır (s.56). Mezkûr dipnotta bahsedilen eserlerin hangi eserler olduğu yazının baş tarafından çıkarılabilirken, alıntı yapılan tercümelerin dipnotta belirtilen iki eserden hangisine ait olduğunu anlamak ancak kısa bir araştırma ile mümkün olabilmektedir. İki farklı metin için tek bir dipnot kullanılmasının sebebi ise tarafımızdan anlaşılabilmiş değildir. Ayrıca eserde tıpkı yukarıdaki örnekte  görüldüğü gibi çevirisi veya orijinal hâli nakledilen cümle ve pasajlar hakkında dipnot verilmemesi editoryal mânâda çok büyük bir hatadır ve müellifi zan altında bırakır. Eserde müellifin evvelce neşredilmiş başka makalelerde kullandığı cümlelerine ise dipnot verilmiş (s.30, 55, 70, 110, 157 v.s.) hatta içinde “daha önceki bir yazımızın” v.b. ifadelerin geçtiği müellif cümlelerine dahi o yazının künyesini gösteren dipnotlar verilmiştir (s.52, 122,152 v.s.). Dikkatsizlikten kaynaklandığını düşündüğümüz bu vahim hatanın, eserin basılması muhtemel gözüken gelecek baskılarında düzeltilmesini ümit ederiz. Üzülerek belirtmek isteriz ki eserde kullanılan dipnotlar, okuyucuda, müellifin egosantrik bir tavıra sahip olduğu gibi son derece yanlış bir kanaati uyandırmaktadır. Egosantrizmin, eserde sürekli eleştirilen etnosantrik tavrın fert bazındaki yansıması olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu durumun vahameti daha iyi anlaşılabilecektir. Yeri gelmişken belirtmek isteriz ki eserin takdim bölümünde, eseri oluşturan yazıların erken ve yakın tarihleri sehven “Haziran 2013 ile Mayıs 2010” olarak takdim edilmiştir. Eğer yazıların künyelerinin verildiği dipnotlardaki tarihlerde bir yanlışlık yok ise yukarıdaki beyanın doğrusu “Haziran 2003 ile Mayıs 2010” olması gerekir. Bu durum bir öncekinin aksine her kitapta karşılaşma ihtimaliyle yüz yüze bulunduğumuz “nazarlık”lardan biri olarak kabul edilmesi gerekir. Eserde göze çarpan başka bir sıkıntı ise yazıların dizilişidir. Fakat müstakil yazılardan tertip olunan her eserde bunun gibi sıkıntıların varlığı kaçınılmazdır.
Hatime niyetine birkaç kelâm etmek gerekirse “Akıllı Türk Makul Tarih” adlı eserin tertip eser özelliği taşıdığı okuyucular tarafından unutulmaması gerekir. Bu eserin, İhsan Fazlıoğlu isminden kaynaklanan büyük beklentileri karşılamakta yetersiz kalacağı aşikâr olmakla birlikte, eserde vurgu yapılan hususlar son derece önemlidir. Üzülerek de olsa belirtmek isteriz ki bu eser, şu hâliyle dahi ülkemizdeki neşriyatın çoğundan daha üst bir seviyede bulunmaktadır.  Bu eserin daha iyi anlaşılması adına evvela İhsan Fazlıoğlu’nun “Kayıp Halka”[v] adlı eserinin okunması son derece yerinde bir karar olacaktır.




[i] Durmuş Hocaoğlu, “Kötülük, Toplumsal Kötülük ve Hürriyet”, Köprü Dergisi, S.75, Yaz 2001, s.37
[ii] II.Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nı ilga ve yeni kurulacak askerî teşkilâtın meşrutiyeti için sure-i Enfâl’de geçen “mukabele bi’l-misl” kullanılmış ve sonraki yıllarda Batılılaşmak adına girişilen her faaliyetin meşruiyet zemininin mezkûr ayet ile tesis edilmesi bir adet hâlini almıştır. Bu kullanımın evveli ve neticeleri için bknz: Gültekin Yıldız, Neferin Adı Yok: Zorunlu Askerliğe Geçiş Sürecinde Osmanlı Devleti’nde Siyaset Ordu ve Toplum (1826-1830), Kitapevi Yayınları, İstanbul 2009
[iii] İlim kelimesinin Klasik Arapça’daki diğer anlamları hakkında genel bir bilgi için bknz:Ziyad Alrawasdeh, “Klasik Arapça Sözlüklerde "İlim"”, İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Mecmuası, S.18, 2011, s.19-36
[iv] İslâm Siyasî Düşüncesinde Değişme ve Süreklilik: Hilâfet Risâleleri, Haz. İsmail Kara, Klasik Yayınları, C.1., Kasım 2002, s.207
[v] İhsan Fazlıoğlu, Kayıp Halka, Papersense Yayınları, İstanbul, Kasım 2014